Haramlardan sakinmak ve korunmak
HARAMLARDAN KORUNMAK VE SAKINMAK
“Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka çekeceklerdir.”
(En’am Suresi Ayet 120)
Muhterem Kardeşlerimiz!
Yaradılışımızın gâyesi olan Allah’a kulluğumuzu en güzel bir şekilde ifâ, ilahi emir ve yasaklara riâyetten bilhassa haramlardan sakınmaktan bahsetmek istiyoruz.
İmandan sonra en büyük mükellefiyetimiz: Farzları eda edip, haramlardan sakınmaktır. Her ikisi de aynı derecede emirdir. Ancak bir insanın hastalıklara sebep olacak hallerden korunması, onun beslenmesinden, yiyip içmesinden daha önemlidir. Bunun gibi Müslümanların dini hayatlarını, maneviyatlarını ayakta tutmak için de îtikâdî yanlışlardan temizlenmek ve bizim bütün manevi kazançlarımızı parazit gibi yiyip bitiren haramlardan sakınmak daha mühim görünmektedir.
Nitekim İslam hukukunun esaslarını teşkil eden “MECELLE” de bir hüküm olarak ifade edildiği gibi “Def’i Mefâsit Celb’i Menâfi’den Evladır” yani kötülüklerden korunmak iyilik yapmaktan daha faziletlidir.
Bu hususta Peygamberimiz (S.A.V)’de:
“Kişinin Allah için haramlardan sakınması, onun Allah yolunda cihat etmesinden daha hayırlıdır.” buyurmuştur.
Bu Hadisi Şerifi izah eden Âlimler şöyle demişlerdir: Allah yolunda cihat, farzdır ve çok büyük ibadettir. Ancak haramlardan sakınmak daha zordur ve nefisle cihattır. Nefisle cihat ise en büyük cihattır. Başka bir Hadisi Şerifte ise;
“Hicretlerin en faziletlisi senin kötülüklerden hicret etmendir.” buyurulmuştur.
(Tabarani’den Binbir Hadisi Şerif Sh. 204)
Allah korkusu ile haramlardan sakınmak dinimizde TAKVA diye isimlendirilmiştir. Çünkü kalbinde Allah korkusu bulunmayanlar, çok zor olan bu işe muvaffak olamazlar.
Takva: Kelime olarak sakınmak, korunmak manasına gelir. Özetle kişinin dinine zarar verecek her şeyden kendini korumasıdır.
Takva yolu, kul haklarından ve büyük-küçük günahlardan kurtulmaktır. Bu da riya, nifak, benlik, kibir, hırs, tama gibi gizli illetlerin mahalli olan kalbin hastalıklardan kurtulması ve Nefsi Emmare’nin arzularını terk edip, Allah’u Teâlâ’ya teslim olmakla mümkündür. Kişi kendini muhayyer tutmayıp Allah’ın hükmüne boyun eğmelidir.
Allah dostları takvayı şöyle tarif etmişlerdir.
“Takva, gece (ibadetle) kâim gündüz (oruçla) sâim olmak değil, Allah’ın haram kıldığı şeyleri terk ve emrettiklerini edâ etmektir.”
“Takva Allah’ tan korkarak hidayet nuru ile günahtan uzak olmaktır.”
“Takva, nefsinle şehvetten, tabiatınla lezzetlerden, azalarınla günahlardan sakınmaktır.”
Allah dostlarının değişik ifadeleri ile anlatılmaya çalışılan bu güzel haslete sahip olmak her müminin en büyük hedefi olmalıdır.
Çünkü Rabbimiz Ayet-i Kerime’sinde;
“Muhakkak Allah katında en keriminiz (kıymetliniz) en takva olanınız, yâni günahlardan en çok sakınanızdır.” buyurmaktadır.
O halde nasıl takva sahibi olunacağını iyi öğrenip tatbike çalışmalıyız. Bunun için öncelikle göz, kulak, dil, kalb ve mide gibi azalarımızı bütün gayretimizle haramlardan, yasaklardan hatta şüpheli şeylerden korumalıyız.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.V) de Hadisi Şeriflerinde bu hususta bizlere ışık tutmaktadır.
“Siz benim için altı şeyi kabul edin ben sizin Cennete gireceğinize (kefil olur) kabul ederim.
1- Konuştuğunuz zaman yalan konuşmayınız.
2- Söz verdiğiniz zaman vaadinizden dönmeyiniz.
3- Verilen emanete ihanet etmeyiniz.
4- Gözlerinizi haramdan koruyunuz.
5- Irz ve namusunuzu muhafaza ediniz.
6- Elinizi haramdan men ediniz. Ve cennete giriniz.”
(Ruhul Beyan C. 2 Sh. 171)
Bu ve benzeri Hadis-i Şerif’lerle bizlere sakınmamız gereken hususlar hatırlatılmış, âdetâ cennet yolu tarif edilmiştir. Herhangi bir cihazı îmal eden bir fabrika, onun en güzel ve randımanlı bir şekilde çalışması için gerekli ikazları ihtiva eden talimatları bir kılavuzla kullanıcıya bildiriyor ve buna riayet edilmediği zaman cihaz bozuluyor ve randımanlı kullanılamıyorsa; Mevla’yı Müteâl de yarattığı kullarının dünya ve ahiret saâdeti için belli emirler ve yasaklar koymuştur. Bunlara riâyetin dünya ve âhirette bizim menfeatimize olacağı açıktır.
Bu bakımdan Rabbimizin şu Ayetlerine iyi kulak vermeliyiz:
De ki: Gelin (Ey insanlar) Rabbinizin size hangi şeyleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizin de onların da rızkını biz veririz-; kötülüklerin, fuhşuyatın açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah’ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah’ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız.
Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun, Allah’a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti.
Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti. (En’am Suresi Ayet 151–152–153)
Bu Ayeti kerimeler muhkem ayetlerdir. Hz. Âdem’den bu yana bütün Peygamberlerin Şeriatlarında bu hükümler geçerli kalmıştır. Bunları kısa başlıklar halinde îzâha çalışalım.
Rabbimiz buyuruyor ki;
1- “ALLAH’A HİÇBİR ŞEYİ ŞİRK KOŞMAYACAKSINIZ.”
Şirk: Allah’a ortak koşmak, ondan başka ilah kabul etmektir. Şirk tevhidin zıddıdır, en büyük günah ve küfürdür. Ayet-i Kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Allah-u Zülcelal kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez, bunun haricindeki bütün günahlardan dilediğini mağfiret eder.”
(Nisa Suresi Ayet 48)
Şirk iki türlüdür. 1- Şirki Celî 2- Şirki Hafî
Şirkin çeşitlerinden birinin açıkça işlenmesine şirki celî denir. Şirki hafî ise, gizli şirk demektir. Sırf Allah rızası için yapılması îcâb eden ibadet, hizmet vb. işlerin gösteriş, riya, insanlar bilsin, beni övsün gibi dünyevi düşüncelerle yapılmasıdır.
Efendimiz (S.A.V);
“Küçük şirkten sakınınız.” Eshab’ı Kiram “O nedir ya Rasulallah?” Efendimiz (S.A.V) “Riyadır.” buyurmuşlardır.
(Mektubat-ı Şerif C.3 Mektup 41 Sh. 54)
Bu da derece derecedir. İhlâs’ta ne kadar noksanlık olur ve ibadetin içersine nefsâni istekler ne kadar sızarsa o kadar şirke bulaşılmış olur. (Allah muhafaza buyursun.) Ve bu ise ibadetlerimizi günahla kirletir veyahut temelli mahveder.
Meselâ: Bir kimse sırf Allah rızası için bir iyilik veya hizmet yapar; fakat yine de nefs-i emmare boş durmaz, o işin insanlar tarafından bilinmesini ve kendisinin takdir ve taltîf edilmesin ister, onu elde edince de rahatlar. Fakat bilmez ki belki bundan dolayı Allah katındaki sevabı, âhirette göreceği iltifat eksilmiştir. İmam-ı Rabbanî Hazretleri (K.S.) bu hususta şu misali veriyor: Bir kimse sırf Allah rızası için insanlara ziyafet verse, her şey iyi geçse, insanlar da memnûniyetlerini ifâde etseler, teşekkürlerini bildirseler, bu zat bir derece sevap alır. Ama bütün iyi niyetine, yaptığı onca masrafa rağmen, bâzı ufak tefek aksaklıklar neticesinde dâvetinden misafirler memnun olmayıp aynı şekilde teşekkür ve iltifat etmeseler, bilakis noksanlıklardan bahsetseler, işte o zaman misafirleri memnun edemediği için hüzünlenen ve gönlü kırılan bu kişinin sevabı işleri iyi gidenden kat kat fazla olur. Çünkü insanlardan karşılık görmediğinden onun mükâfatı sadece Allah’a ait olur.
İnsanı şirke götüren yollar bundan ibaret değildir. İmamı Rabbani Hazretleri :
“Küfür ve şirk ehlinin ve gayri müslimlerin merasimlerine, onların hususi günlerine, yortularına tâzim göstermek şirke atılmış sağlam bir adımdır.” Buyurmuşlardır.
(Mektubat-ı Şerif C.3 Mektup 41 Sh. 54)
Bu bakımdan dinimizin güzellikleri, âdetleri, merâsimleri varken başkalarından şiddetle sakınmalıyız. Düğünümüzde, derneğimizde, dinimizin güzel prensiplerine riâyet etmeliyiz. Yine türbelere bez bağlamak, onlardan nasip ve çocuk istemek, Allah’tan başkası için kurban kesmek, nazar boncuğundan medet ummak da tehlikelidir. (Ancak, nazar boncuğunu dikkati dağıtması kastı ile takmak belki câiz olabilir. Yine de takmamak daha iyidir.) Onun için Mevla’dan dua ve niyazlarımızda bizleri şirkten korumasını ve İhlâs nimetini lütfetmesini istemeliyiz.
İnsanı şirke götüren riya vb. hastalıklardan muhafaza edecek olan İhlas nîmetini elde etmenin yolunun da, Rabıtayı Şerif ve Zikri kalbi ile nefsi tezkiye etmekten geçtiği daha önce anlatılmıştı. Ayeti kerimenin devamında Mevlâ’mız şöyle buyuruyor:
2- “VE ANAYA BABAYA İHSAN EDECEK (İSYAN ETMİYECEKSİNİZ)”
İnsanın dünyaya gelmesine sebep olan Anne ve Babasının kişi üzerindeki hakkı, mutlak manada büyüktür. Ve ödenmesi mümkün değildir. Ancak helal etmeleri ile mümkündür. Yaratan Allah’a itaat farz olduğu gibi; yaratılmamıza sebep olan anne ve babaya da itaat farzdır. Bu Ayette Allah’a şirk koşmayı yasakladıktan sonra hemen anne ve babaya isyan etmek yasaklanmıştır.
Nitekim Rabbimiz başka bir Ayetinde ise şöyle buyurur:
“Rabbin kendi zatından başkasına ibadet etmemeyi ve anne babaya ihsanı, iyilik yapmayı hükmetti, emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında iken ihtiyarladığı zaman onlara öf bile deme ve onları hor, hakir görme ve onlara güzel ifadelerle tatlı söz söyle. Rahmetinden dolayı onlar üzerine tevazu kanatlarını indir ve onlar için şöyle dua et. “Ey Rabbim onlar beni küçükken terbiye ettikleri gibi sen de onlara merhamet et”
(İsra Suresi Ayet 23)
İsra Suresindeki bu Ayetlerde de Allah’ımız yine zatına kulluktan sonra anne ve babaya ihsanı, iyiliği emretmiştir. Hele hele onların yaşlanıp bize muhtaç oldukları zamanda, onların küçükken bizlere yaptıklarını, kemali hürmet ve sevgi ile yapmamız emredilmektedir. Bütün bunlarla beraber onlara acıyarak, sevgi ve muhabbetle onlar için dua etmek de gerekiyor. Bütün namazların son tehiyyatında okuduğumuz “Rabbenağfirli veli valideyye….. ilah.” ya “Ya Rabbi beni, anne ve babamı ve müminleri hesap günü mağfiret et.” duasını bizlere Rabbimiz öğretmiştir.
Anne ve babanın haklarının tamamen ödenmesi mümkün değildir, ancak Rabbimizin beyan ettiği şekilde onlarla güzel münasebette bulunarak gönüllerini razı eder ve bu yolla Cenabı Hakkın rızasını kazanırsa o zaman hakları ödenmiş sayılır. Yoksa, bu hakların ödenmesi mümkün olmadığından, razı etmenin dışında bir gayret, fayda vermez. Meşrû isteklerinde Anne ve Babası kendisinden razı olmayan kişilerin hiçbir ibadetini Cenab-ı Hakk kabul etmemektedir. Buna mukabil “Anne ve babanın evladına duasının Peygamberlerin ümmetine duası gibi” olduğu yine Sevgili Peygamberimizin beyanıyla sâbittir.
(A.Erol 33 Risale C.2 Sh. 311)
Anne ve babasının rızasını ve hayır duasını alarak dünya ve âhirette bahtiyar olan kimselerin ibretli kıssaları ciltlerce kitaba sığmaz. Hatta uzağa gitmeğe de lûzum yok; hepimiz evvelâ kendimize, sonrada çevremize baktığımız da bunun birçok örneklerini çok rahat görebiliriz. Onun için anne ve baba olarak da evlatlarımıza olur olmaz şeylerde kırılmamalı, onlara hayır duâda bulunmalıyız. Bizi üzen ufak tefek hatalarına karşı Allah tarafından bir cezâ görmemeleri için onlar adına istiğfar etmeliyiz.
Anne baba hakkıyla ilgili birkaç Hadisi-i şerif meâlini arz etmek istiyoruz.
Bir adam annesini sırtına almış, Kâbe’yi tavaf ediyordu. O esnada Rasulullah’ı gördü ve “Nasıl annemin hakkını ödeyebildim mi?” diye sordu. Efendimiz (S.A.V) “Hayır, seni karnında taşırken bir nefes alma anında ki verdiğin zahmetini dahi ödeyemedin” buyurdu.
(Buhari- El Edebül Müfret Trc. A. Fikri YAVUZ 1/15)
“Bir kimse ana ve babasının yüzlerine merhamet ve sevgiyle baksa, her bakışında ona bir hac ve bir ömre sevabı ihsan olunur.” Buyrulduğunda: “Günde yüz defa baksa da böyle mi Ya Rasûlallah” diye sorulunca, Efendimiz (S.A.V.) “Yüz bin kere de baksa bu ecre nâil olur.” Buyurdular.
(A.Erol, Sh. 286)
3-“YOKSULLUK’TAN DOLAYI EVLATLARINIZI ÖLDÜRMEYİNİZ. ÇÜNKÜ ONLARINDA SİZİNDE RIZKINIZI BİZ VERİRİZ.”
Muhterem kardeşlerimiz!
Zamanımızda çocuğunu diri diri toprağa gömerek öldürecek derece merhametten uzak insanlar belki yoktur. Ancak Anne karnında hayat bulmuş olan çocuğu öldürmek sureti ile bu cinayet işlenmektedir. Çocuk daha dünyaya gelmeden tedbir almak bunun dışındadır. Ancak yaratıldıktan, anne karnında hayat bulduktan sonra çeşitli yollarla onu aldırmak, düşürmek katil ve cinayettir. Onun rızkını; onu ve bizi hatta bütün mahlûkâtı rızıklandıran Razzâkı âlem olan Allah’ımız üstüne almıştır.
Yine bunun gibi farkında olmadan maîşet ve geçim sıkıntısını ön plana çıkararak dini ve imanı bakımından onu düşünmeyerek mânevi hayatını ihmal edip öldürmek de aynı şekilde cinayettir.
Evladına dünyevi ve beşeri yönden lâzım olan bütün bilgileri ve ilimleri tahsil ettirdiği halde dinini ve ilmihâlini öğrenmekten mahrum eden kimseler onu mânen öldürmektedir.
Yine yetiştirmiş olduğu ve üzerine titrediği kız evladını, sadece zenginliğini ve dünyalık rahatını düşünerek İslam’dan, İmandan yoksun bir kişi ile evlendiren anne ve baba da bunun gibidir. Bunlar hakkında Cenabı Hak;
“Hangi sebep ve günahtan dolayı kız çocuklarını katlettikleri sorulduğu zaman” buyurmaktadır. (Sure-i Tekvir Ayet 8-9)
Burada İslam tarihinden güzel bir misal vermek istiyoruz.
Kur’anı Kerimde en güzel kıssa olarak geçen Yusuf (A.S.)’n kıssasını hepimiz biliyoruz. Yusuf (A.S.) küçük yaşta babasından koparıldı. Köle olarak satıldı. Büyük imtihanlar geçirdi. Nihayet Cenâbı Hakk’ın lutfuyla zindandan çıkıp Mısır hükümdarının en güvendiği vekili oldu. (Başbakan gibi) Daha sonra Allah’ın inayetiyle kardeşlerini buldu ve babasını da davet etti. Babası ise yıllardır Yusuf (A.S.)’ın hasretinden ağlaya ağlaya gözleri kapanmıştı. Küçük yaşta kaybettiği Yusuf (A.S)’dan yıllar sonra haber getiren müjdeciye Yakup (A.S): “Yusuf ne haldedir?” diye sordu. O da Yakup (A.S)’ın bu sorusuna: “Mısır Melikidir.” Cevabını verdi. Bunun üzerine Yakup (A.S): “Ben onu sormuyorum, hangi din üzerinedir?” diye tekrar sordu. O da: “İslam dini üzerinedir” deyince Yakup (A.S) “Nimet tamam oldu” diye sevincini izhar etti. Yusuf (A.S)’ın göndermiş olduğu gömleğini öperek gözlerine sürünce gözleri açıldı. Daha sonra bir araya geldiklerinde Yusuf (A.S) babasına: “Ey babacığım! Gözlerini kaybedinceye kadar niçin bana ağladın? Kıyametin bizi bir araya getireceğini bilmez mi idin?” dedi. Bunun üzerine Yakup (A.S): “Evet biliyorum ama dinin senden gider bu aramızda perde olur da ebediyen görüşemem, diye korktuğum için ağladım. Yoksa senin böyle dindar olduğunu bilseydim bir damla bile gözyaşı dökmezdim” dedi
(Ruhul Beyan C.4 Sh.320 Tefsiri Kebir C.18 167 Esbab-ı Nüzül C. 6 Sh. 261)
Muhterem Kardeşlerimiz!
Yakup (A.S)’ın tavrı ve hassasiyeti bizim için çok dikkat çekicidir. Çocuklarımızın dünyalıklarını düşünürken, ahiretlerini ihmal etmek en büyük cinayettir. Bu gün aramızdan ayrılan bir evladımızın dünyada bile hasretine dayanmak mümkün olmamaktadır. Her hangi bir bayram günü, bayram sofrasında yani en mesut ve neşeli zamanda bile hemen aramızda bulunmayanlar hatırlanır. Çocuğumuz yanımızda olmadan, en mesut zamanımıza bile keder bulaşır. Peki, yarın ahirette kendisi Allah’ın Cennetine girip cennet nimetleri içinde zevk-ü sefa sürerken çocuklarının kendilerinden ayrı ve cehennem ateşinde yanmalarına hangi anne baba razı olabilir ve dayanabilir. O halde iş işten geçmeden fırsatlar kaçmadan bu hususta icap eden dikkati ve ihtimamı göstermeliyiz.
CENAB-I HAKK CÜMLEMİZİ İMAN VE HİDAYETTE DÂİM KILARAK HER İKİ CİHANDA MESÛD VE BAHTİYAR EYLESİN. ÂMİN
Leave a Comment
Comments (0)