Sohbet Defteri-1 (yeni)


SOHBETLER FİHRİST

BERAAT  KANDİLİ

MUHARREM-İ ŞERİF VE AŞÜRE GÜNÜ

İSTİĞFAR VE İHLAS-I ŞERİF

KALBİ BİRLİK RUHİ AHENK İÇİNDE HİZMET ETMEK

KURBAN

KURBANDA DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR

MERASİMLERİMİZ

MİRAÇ

HİCRİ YILBAŞI VE MUHARREMİ ŞERİF



BERAAT  KANDİLİ
BERAAT  KANDİLİ

(Hâmim ) (Helâl ile Haram ve sâir  hükümleri) açıkça bildiren (bu) kitaba yemin olsun ki, Hakikat, biz o (Kitabı) Mübârek bir gecede indirdik. Gerçek biz o Kur’ân-ı Kerimle ( kâfirlerin uğrayacakları  azâbı ) haber vericileriz. (O gece öyle bir gecedir ki )her hikmetli iş nezdimizden sâdır olan bir emirle, o gecede ayrılır.                              (Sûre-i Duhân Ayetler 1,2,3,4,5 )

Muhterem Kardeşlerimiz  !

Cenâb-ı Hakkın kullarına maddi ikrâmları olduğu gibi mânevi  ihsânları da vardır. Bu ikrâm ve ihsâna eren kimseler, büyük bir mazhariyet  ve Tecelliyâta nâil olurlar. Cenâb-ı hakkın ikrâm ve ihsânları içerisinde berâat kandilinin mühim bir yeri vardır.

Sevgili peygamberimiz (S.A.V), bir Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır.

“Kim şu beş geceyi ihyâ ederse cennet o kimseye vacip olur. Bunlar,Terviye gecesi, (Zilhiccenin 8. Gecesi Kurbân Arefesinden bir önceki gece) Arefe gecesi, (Zilhiccenin 9. Gecesi), Kurban bayramı gecesi, Ramazan bayramı gecesi, Şâ’banın 15.gecesi yani Berâat gecesi dir.

Başka bir rivâyete şöyle buyurulmaktadır.

“Kim şu beş geceyi ihyâ ederse kalplerin öldüğü gün onun kalbi ölmez. Bunlar Cuma, Berâat, Kadir, Arefe ve iki Bayram geceleridir.”

Bu gecenin fazileti ve ihtivâ ettiği büyüklükten bazı hususları ve hasletleri burada kısaca arz etmeye çalışalım.

Berâat kelimesi borçtan, isnât edilen suçtan kurtulmak mânalarına gelir. Ayrıca bir kimseye verilen madalya veya nişan veya herhangi bir imtiyâz verildiğini bildiren belge, resmi senet mânalarına gelmektedir.

Bu mübârek gecenin dört ismi vardır.

1- Leyle-i mübâreke : Âyeti kerimede de “Mübârek bir gece” diye vasf olunan bu gecenin, hayır ve bereketi (kendisini ihyâ edenler için) çok fazladır. Çünkü Kadir gecesinde olduğu gibi Cenab-ı Hakkın cemâlinin berekât ve füyüzâtı arştan, yeryüzüne kadar bütün zerrelere kadar ulaşır.

2- Leyle-i Rahmet : Cenâb-ı Hakkın rahmeti bu gece coşup taştığı için bu isim verildi.

3- Leyle-i Berâat : Bu gece müminlere cehennemden kurtulup cennetlik olma berâatı (vesikası) verilir: Öyle ki bazı büyüklere dünya gözü ile gösterilmiştir. Nitekim Emevi Halifesi Ömer İbn-i Abdulaziz bir berâat kandilinde vecd ve huşu içinde ibâdetlerini bitirip iltica ederken bir an başını yukarı kaldırdığında ucu semâya kadar ulaşan, yeşil renkli nurdan bir şerit üzerinde şöyle yazdığını gördü.

“Şu Melik-i Aziz olan Allah tarafından kulu Ömer İbni Abdulaziz’e (verilmiş) cehennemden kurutuluş berâatıdır.       (Ruhul Beyan C. 8 Sh. 403)

Bu berâatın, bu geceyi lâyıkıyla ihyâ eden her mümine verileceği müjdelenmiştir. ( Nitekim geçen senelerde bazı kardeşlerimiz,bu geceyi ihyâ ederken şahit oldukları büyük zuhuratlardan bahsetmişlerdir. Mesela; Bir kardeşimiz bu geceye ait l00 Rek’at namazı ve dualarını huşu içinde tamamlayıp istirahata çekildiğinde  rüyasında Hz.Üstazımızla müşerref olur. Hz.Üstazımız kendisine “Buyur bu senin berâatındır.”diyerek beyaz bir defter verir.(İsimleri mahfuzdur.) Bunlar görülenler ve anlatılanlar,görülmeyen ve anlatılmayan neler vardır.)

4-Leyle-i Sakk: “Sak” senet demektir. İnsanlara cehennemden kurtulacaklarına dair senet verileceğinden bu isimle de anılmaktadır.

 

BU GECENİN HUSUSİYETLERİ

Âyet-i kerimede işaret edildiği üzere bu gecede büyük hasletler, güzellikler vardır. Bu faziletlere sebeb olan en mühim âmil ise, Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerimin Levh-i mahfuzdan Dünya semâsına indirilmesidir. Kur’ân-ı Kerim Levhi-i mahfuzdan indirilmiş; Kadir gecesinde ise Efendimiz (S.A.V.)e inzâl olmaya başlanmıştır. O bakımdan Kadir gecesi ile bu gece arasında mühim bir münasebet vardır. Bu gecenin diğer hasletlerini maddeler halinde kısaca arz etmeye çalışalım.

 

1- “TEFRİKI KÜLLİ EMRİN HAKİYM”:

“ O gecede bütün hikmetli işler tefrik olunur, ayrılır.”

Hikmetli her iş bu gece ayrılarak vazife sahiplerine tevzi olunur. Levh-i mahfuzda ki ilâhi takdirler arasında o sene içinde cereyan edecek hâdise ve şuunâtın nüshalar halinde yazılmasına bu gecede başlanır ve kadir gecesinde tamamlanır. Erzakla ilgili nüsha, (kime ne kadar, ne şekilde rızık verileceği ) Mikâil (A.S) a ; Harp ,zelzele ve diğer felaketlerle ilgili nüsha Cebrâil (A.S) a;

Kulların amel ve ibâdetleri ile ilgili nüsha, dünya semâsında vazifeli yüksek rütbeli İsmâil isminde bir meleğe ; Öleceklerin listesi ise Azrâil (A.S) a verilir.

Hatta öyle ki; bir kişi çarşıyı pazarda gezer, alış veriş yapar geleceğe ait hesaplar yapar; evini ve çoluk çocuğunun istikbalini düşünür, ona göre planlar hazırlar da, bilmez ki belki de onun ismi o sene öleceklerin defterine yazılmıştır.

2- BU GECEDE YAPILAN İBADETİN FAZİLETİ:

Bu gece yapılacak ibadetler hakkında Efendimiz (S.A.V) şöyle buyuruyorlar:

“Kim bu gecede (100) rek’at namaz kılarsa Cenâbı Hakk ona (100) melek gönderir. (30) tanesi o kişiyi cennetle müjdelerler, (30) tanesi ona cehennem azâbından teminât verir, (30) tanesi ise o kişiden dünya afâtını (belâ ve musibetler)def eder, (10 )tanesi ise o şahıstan şeytanın hile ve tuzaklarını def ederler.                                                             (Ruhul Beyan C 8. Sh. 403)

Tâbiinin büyüklerinden Hasan-ı Basri Hz.leri “Bana Rasûlullah efendimizin Eshâbından otuz kişi şu Hadisi şerifi haber verdiler.”

“Kim bu gecede şu namazı kılacak olursa Cenâbı Hakk ona (70) defa Rahmetiyle nazar eder, her nazarı ilahisinde o kulunun 70 ihtiyacını giderir. Ki, bunun en küçüğü , Allah’ın onu mağfiret buyurmasıdır.”                                                            ( Ruhul Beyan C.8 Sh.403 – İhyâ)

Salâtı hayır denen bu namazı Rasulullah Efendimiz (S.A.V.) Hz. Ali (K.V.) ye şöyle tarif buyurmuşlardır. “ Ya Ali ! Bir kimse Şâ’banı şerifin 15. Gecesi (100) rek’at namaz kılarsa, her rek’atın da Fatiha-ı şerif den sonra İhlas suresini (10) defa okur, Ya Ali ! Kim bu namazı bu şekilde kılarsa Cenâb-ı Allah bu gecede istediği bütün ihtiyaçlarını verir ve ona (70) bin melek gönderir. O melekler onun için gelecek seneye kadar günâhlarını silerler,sevaplarını yazarlar ve de onun derecelerini yükseltirler. O sene içerisinde ölecek olursa şehit olarak gider. Ayrıca Cenâbı  Hakk onun için Adn cennetlerine (770) bin melek vazifelendirir. Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği hiçbir kimsenin hatır ve hayâlinden geçirmediği güzellikte şehirler, saraylar,bağlar, bahçeler inşâ ederler.                                                 ( Ruhul Beyan C.8 Sh.403)

3-NÜZÜLÜ RAHMET:

Efendimiz (S.A.V) Buyuruyorlar ki :

“Cenâbı Hakk Şâ’ban-ı şerifin 15. Gecesi Rahmetini dünya semâsına indirir. Güneşin batmasından doğmasına kadar devam eder.                            (Ruhul Beyan C.8 Sh 304)

Rasulullah Efendimiz (S.A.V.) diğer bir Hadisi şeriflerinde buyuruyorlar ki :

“Bu gece rahmet kapıları, akşam güneşin batmasından sabaha kadar ümmetim üzerine açılır. Muhakkak Cenâbı Hakk bu gece Beni Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri adedince kullarını cehennemden azd eder.”

(Mev’ize-i Hasene Sh. 975  )

Bu hususta pek çok Hadis-i şerifler olmakla beraber şu Hadisi şerifi burada almakta fayda mülâhaza etmekteyiz.

“Şâbanın 15. Gecesi olduğu vakit, gecesinde ibâdet için kalkınız. Gündüzünde oruç tutunuz.

Zirâ Allah-u Teâlâ güneşin batışı ile beraber (dünya semâsına) Rahmetiyle tecelli eder de, şöyle buyurur.

“ BİR MAĞFİRET DİLEYEN YOK MU ONU BAĞIŞLAYAYIM! BİR RIZIK İSTEYEN YOK MU? (İSTESİN DE VEREYİM!) Bu dâvet, tan yeri ağarıncaya kadar devam eder.”

4-MAĞFİRETİN HUSULU :

Efendimiz (S.A.V) buyuruyorlar ki “Muhakkak Cenâbı hak, bu gecede bütün müslümanları mağfiret eder. Ancak, kâhinler (gelecekten haber veren) sihirbazlar, müslümanlara kin ve buğuz eden, bid’at ehli kimseler, ısrarla şarap içmeye devam edenler,anne ve babasına eziyet edenler, zinaya devam edenler müstesna ,bunlar bu büyük rahmet ve mağfiretten istifade edemezler.”

5-  ŞEFEATİN TAMANININ VERİLMESİ : 

Bu gece Peygamber Efendimiz (S.A.V) e şefeat selâhiyetinin tamamı verildi. Şöyle ki: efendimiz (A.S) Şâ’ban ayının 13. Gecesi ümmetine şefeat edebilmek için Allah a niyazda bulundu. Kendisine,ümmetinin üçte birine  şefeat etme selahiyeti verildi. Ümmetine son derece düşkün bulunan Rasülullah (S.A.V) daha fazla kişiye şefeat edebilme arzusuyla yanıp tutuşmaktaydı. 14. Geceyi de ibadet ve iltica ile geçirdi, kendisine ümmetinin 3 te ikisinin şefeatı verildi, Efendimiz bununla da yetinmedi 15. Geceyi de ibadet ve iltica ile geçirdi.   Bunun üzerine ümmetinin tamamına şefeat izni verildi.

6- ZEMZEM SUYU ZİYADELEŞİR:

Bu gecenin bereketiyle zemzem suyu ziyadeleşir. Bunun gibi hakikat ehlinin letâifinde feyzi ilâhinin ziyâdeleşmesine de işaret vardır. Onun için,kalben uyanık olmak lazımdır.

7-  KIBLENİN DEĞİŞMESİ:

Hicretin 2. Yılı Rasulu Ekrem(S.A.V) Şâ’banı şerifin 15. Günü Beni Seleme kabilesine varmıştı. Onların mescidinde öğle namazının farzını kıldırırken kıblenin değiştirilmesi ile ilgili şu Âyet-i kerime geldi.

“Yüzünü göğe doğru çevirip(vahiy beklediğini) görüyoruz. Şimdi seni her hâlükârda razı olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. (Namazda) Yüzünü artık mescidi Harâm tarafına (Kâbeye doğru) çevir………İlh”

Peygamber Efendimiz namazda bu emri alınca derhal “Kâbeye” döndü, cemâatta ona uyarak kıbleye yöneldiler.

(Bu hâdise bir fıkhi meseleye  kaynak teşkil etmektedir. Herhangi bir kimse kıble yerine yanlış bir yöne dönse namaz kılarken kıbleyi bilen birisi tarafından kendisine doğrusu söylense, namazını bozmadan yönünü düzeltir ve namazına devam eder.)

BU GECENİN İHYASI:

Faziletine sınır olmayan bu gecenin ihyâsına önceden hazırlanmalı, Efendimiz (S.A.V) e uyarak 13.ve14. gece ve günlerinden başlanmalıdır. Aynı zamanda “Eyyâmı biyz” olduğu için Şâ’banın 13,14,15.( Pazar,Pazartesi ve Salı) günleri mutlaka oruçlu olunmalıdır. Bu şekilde hem Şâ’banı şerifin ortasından üç günü yani “Eyyâ-ı Biyz”ı oruçlu geçirmenin faziletine nâil oluruz. Hemde Berâat Kandilini oruçla karşılamış ve daha mühimi Kandilin gündüzünde de oruç tutmuş oluruz.

13 ve 14. Gecelerden itibaren Tesbih namazı, Teheccüt namazı gibi namazları kılarak bu geceye hazırlanmakta büyük faydalar vardır. Bu geceye girmeden önce  Şahsi işlerimizi  ibâdete mâni olmayacak şekilde  ayarlamalıyız. Bu  geceye dinç bir şekilde girerek kendimizi sadece ibadete vermeliyiz. Bilhassa tarif edilen (100) rekatlı namazı kılmaya çalışmalıyız. (100) e tamamlayamasak bile (2) rekattan başlayarak kılabildiğimiz kadarına gayret etmeliyiz. Her rekatta (100) ihlas-ı şerif okumak suretiyle 10 rekat da kılınabilir. (İhlasların arasında Besmele okunmaz.)

Namazdan sonra; (Allah-u Teâlânın “Hu”ismi şerifinin ebcet hesabına göre adedi olan) 11 şey,(Rasülullah Efendimizin ismi olan “Tâha” nın ebcet hesabıyla adedi olan ) 14 kere okunur.

1-İstiğfarı şerif  :14 kere

2- Salavatı şerife : 14 kere

3- Fatıha i şerife (Besmele ile):14 kere

4- Ayetül kürsi (Besmele ile): 14 kere

5- Tevbe suresinin son iki ayeti olan “Legad câ eküm” (Besmele ile):14 kere

6- 14 kere “ Yâsin, Yâsin…” dedikten sonra bir Yâsini şerif (Yâsini şerifte 7 zahiri, 7 batıni, “mübin vardır” , böylece o da 14 olur.

7- İhlas-ı şerif (Besmele ile): 14 kere

8- Felak suresi ( Besmele ile):14 kere

9- Nas suresi (Besmele ile): 14 kere

10- “Subhânellahi velhamdülillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber, velâ havle velâ guvvete illâ billâhil –aliyyil- azıym” :14 kere

11- Salavatı şerife (Salâtı Münciye okumak efdaldir.) :14 kere okunur.     Bundan sonra dua edilir.                                                                                      (Dua ve ibadetler. Fazilet Neşriya

Bu gece dua ve ilticaya ağırlık vermeli; kendimize aile fertlerimize çoluk çocuğumuza bütün müslüman kardeşlerimize dua etmeliyiz. Hususiyle hizmetlerimizin selâmeti için dua etmeyi unutmamalıyız.

Mevzumuzu bir Hadisi şerif meali ile bitirmek istiyoruz.

“Berâat gecesini ganimet ve fırsat biliniz. Çünkü belli bir gecedir. Şâ’banın 15. Gecesidir. Kadir gecesi çok büyük ise de hangi gece olduğu belli değildir. Bu gece çok ibadet yapınız. Yoksa kıyamet günü pişman olursunuz.”

                                                                                                  

KANDİLLERİNİZİ TEBRİK EDER, BÜTÜN MÜSLÜMANLARIN HUSUSİYLE  KARDEŞLERİMİZİN BU GECEDEN ÂZAMİ İSTİFADE ETMESİNİ MEVLÂDAN NİYAZ EDERİZ.



MUHARREM-İ ŞERİF VE AŞÜRE GÜNÜ

MUHARREM-İ ŞERİF VE AŞÜRE GÜNÜ

Muhakkak Allah indinde (yani Allah’ın hükmünde muteber olan) ayların adedi on iki aydır. Allah’ın şu semâvat ve arız yarattığı gün, kitabında- yani o gün yazılan ilâhi takvimde kararlaşmıştır. Bunlardan dördü de haram(hürmet edilmesi  gereken) aylardır.                     (Tevbe Suresi Ayet 36)

 

          Muhterem kardeşlerimiz !

Cenâbı Hakka sonsuz Hamdü senâlar olsun : yeni bir Hicrî yıla sıhhat ve âfiyet içersinde girmiş olduk. Yeni bir sene, yeni bir başlangıç,yeni bir heyecan demektir. Bütün Müslümanların birbirlerinin yeni hicri senelerini tebrik etmeleri güzel bir davranıştır. İbâdet takviminin başlangıcı olması sebebiyle, Allah’a kulluğumuz ve manevi vazifelerimize taze bir heyecanla yeniden sarılmalıyız.

Muharremin ilk günü (veya onu takip eden günlerde de olabilir.) kim ki;

“ Ey Kerîm olan Allah’ım ! Sen ezelî ve ebedîsin Şu  kavuşturmuş olduğun yeni sene içinde şeytan ve avanelerinden ve nefs-i emmârenin  tasallutundan,şerrinden beni muhafaza eyle” derse Şeytan “ Biz senden ümidimizi kestik” der. Hz. Allah’da o sene o kişiyi her türlü kötülüklerden koruyup koruyup muhafaza ederek ona iki melek vekil eder. Buyrulmuştur.

(Nüzhetül-Mecâlis)

Nitekim kişinin niyetinin amellerinden daha hayırlı olduğu Hadis-i şerifte sabittir. Bu bakımdan bu günlerin heyecanı, şevki,ne kadar çok olursa niyetlerimiz ve dualarımız ne kadar çok olursa bu senenin diğer kısımlarına da okadar tesir eder. Arabanın ön tekeri nereden giderse arka tekeri de oradan gidecektir. Sevgili Peygamberimiz de ;

“ Günün senin devendir. Başını nasıl yeder,çekersen arkası öyle gelir.” Buyurmuştur. Günün başındaki dikkat diğer tarafına da tesir ettiğine göre; senenin başındaki şevkimiz, dikkatimiz niyetimiz ve dualarımız da diğer kısımlarına tesir edecektir.

Hele bu günlerin çok mübarek günler ve geceler olması içerisinde mahlukatın yaratılmasından beri çok büyük hadiselerin cereyan ettiği, mühim bir gün olan âşüre gününün bulunması bizim için büyük bir fırsattır. Yeri gelmişken âşüre gününün faziletinden bahsetmek istiyoruz.

ÂŞÜRE GÜNÜNÜN FAZİLETİ

 

Muharrem-i şerifin onuncu gününe “Âşüre” denir. Bu günde mahlukatın yaratılmasından itibaren çok büyük hadiseler zuhur etmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır :

Ogün;

Semavat ve Arz, Arş (Cennet,Cehennem) gökler, yer, Güneş,Ay,yıldızlar yaratıldı.

Adem (A.S.) yaratıldı, Cennete girdi, tevbesi kabul edildi.

İbrahim (A.S.) doğdu, ateşten kurtuldu.

Musa (A.S.) Firavn’ün zulmünden kurtulup Firavn helak oldu.

İdris  (A.S.) yüksek makama çıkarıldı.

Nuh (A.S.) ın gemisi tufandan kurtulup karaya çıktı.

Süleyman (A.S.) ‘a saltanat verildi.

Yunus (A.S.) balığın karnından kurtuldu.

Yusuf (A.S.) kuyudan çıkarıldı.

Yahya (A.S.) ‘ın gözleri açıldı.

Eyüp (A.S.) hastalıktan kurtulup şifa buldu.

Yeryüzüne ilk yağmur (Allah’ın rahmeti) yağdı.

Efendimiz (S.A.V.) ‘in torunu H. Hüseyin (R.A.) şehit edildi.

Ve kıyametin kopması da Âşüre günü olacaktır.

(İmam-ı Gazalî Mükâşefetül- Kulûb tercümesi Sh 699)

Bu bakımdan Enbiyâ-i mürselîn ile alâkalı birçok hadiseler bu ayda zuhur ettiği için  bu aya “Şehrül- Enbiya” (Aleyhimüsselâm) buyrulmuştur.

(Ruhul-beyan C. 4 Sh. 83)

 

Bu ayın ilk on günü oruç tutup onuncu günü Aşüre ile iftar eden kimsenin Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin efendilerimizle beraber cennete gireceği ümit edilir. Böyle yapamayanlara 8,9 ve l0’ncu günleri oruç tutmak tavsiye edilmektedir. Bu ayda, Perşembe,Cuma ve Cumartesi günleri peş peşe oruç tutana 900 senelik oruç sevâbı ihsan olunacağı müjdelenmiştir. ( ki, bu sene 8,9 ve 10’ncu günleri Perşembe,Cuma ve Cumartesi günlerine tekâbül etmektedir. Eğer tutabilirsek bir taşla iki kuş vurmuş oluruz)

Âşüre gününün orucu ise Hadis-i şerifte ifâde edildiği gibi;

“ Ramazan-ı şerif orucundan sonra tutulan en kıymetli oruçtur.”

(Terğıp C.2. Sh. 465)

          Ramazan-ı şerif orucu farz kılınmadan önce Aşüre orucu farz idi. Ondan sonra ise Efendimizin (S.A.V.) hemen hiç terk etmediği bir sünneti oldu. Fıkıh kitaplarında, tavsiye edilen diğer bütün oruçlar nâfile diye zikredilirken, Âşüre gününün orucu “sünnet oruç”  diye adlandırılmıştır. Bu da onun kuvvetine işarettir. Bu oruç hakkında Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur.

“ Aşüre gününün faziletine kavuşmaya çalışınız! Çünkü o, Allah’u Teâlanın günler arasında seçtiği mübarek bir gündür. O günde oruç tutana Allah nezdinde bulunan Meleklerin, Peygamberlerin, Şehitlerin ve Sâlihlerin ibadetleri kadar sevap verilir.”                                               (Şir’atül İslâm şerhi Sh. 217)

         

          Eshâbı kiramdan Muavviz kızı Rubeyyi rivâyet etmiştir. “ Aşüre gününün kuşluk vaktinde Midine civârındaki Ensâr köylerine Rasûlullah şöyle haber göndermiştir:

-“ Kim oruçlu olarak sabahladıysa orucunu tamamlasın. Kim de oruç tutmadıysa günün kalanını o güne hürmeten oruçlu gibi tamamlasın.”

Bu haberden sonra biz âşüre günü oruç tutar çocuklarımıza da tuttururduk.

Peygamberimiz (S.A.V.) âşüre günü orucunu tavsiye buyurmuş, ancak bu günde Yahûdilerin de oruç tuttuğundan onlardan ayrılmak, benzememek için 9’ncu veya 11’nci günleriyle beraber tutmayı tavsiye buyurmuştur.

( İmam-ı Gazalî- Mükâşefetül kulûb tercümesi Sh. 699)

         

Bazı büyükler âşüre günü vahşî hayvanlar bile bir şey yemez” demişlerdir.

Zühretü’rriyâd (adlı kitabta) bildirildiğine göre; avcı eline düşmüş bir geyik,  Rasûlullah (S.A.V.)  Efendimizden, yavrularını emzirip gelmek için şefâat istedi. Efendimiz (S.A.V.) avcıya bu hususu teklif etti. Avcı akşamdan evvel gelmesini isteyince ,geyik:

-“ Bu gün âşüre günüdür. Bu güne hürmeten yavrularımızı gündüz emziremeyiz” dedi. Bunun üzerine avcı:

-“ Ya Rasûlallah, bu geyiği zât-ı şerifinize hediye ettim. Dilediğinizi yapınız”,dedi. Efendimiz de geyiği salıverdi.       (Şir’atül-İslam Şerhi Sh. 217)

         

          Âşüre gününün orucu hakkında ehemmiyetine binâen Efendimiz (S.A.V.)   in Hadis-i şeriflerinden birkaç tanesini daha zikretmek istiyoruz.

“Arefe günü oruç tutanın, gelecek sene ile geçmiş senesinin günâhları bağışlanır. Âşüre günü oruç tutanın ise bir senelik günâhı bağışlanır.

(Tergıp C.2 Sh. 466)

İbn-i Abbas (R.A.) ın rivâyet ettiği bir başka Hadis-i şerifte;

          “ Muharremi şerifin onuncu günü oruç tutana 10 melek ,10 bin şehit, 10 bin hac ve ömre sevabı verilir. O gün bir yetimin başını okşayana, yetimin başındaki kıllar sayısınca Cennette derece ihsan edilir. O gün bir mü’mine iftar verene bütün müminleri doyurmuş gibi sevap verilir.

                                   (Ruhul beyan C.4 Sh. 83-Şir’atül İslâm Şerhi Sh. 218)

 

BU GÜNDE YAPILACAK DİĞER İBADETLER

1- O gün eve ufak tefek erzak alınırsa, bir sene boyunca evde bereket olur.  Zîra Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmaktadır.

“Kim ki kendinin ve aile efradının nafakasını geniş tutarsa, Cenâbı Hak da

senenin tamamında o kişinin rızkını genişletir.  (Ramûzül Ehadis Sh 446/5568)

          Bazı zatlar ; “evde ihtiyaç olan bir çok madde (bilhassa gıda maddeleri) o gün alınınca evde bir sene boyunca eksikliği görülmez” demişlerdir.

 

2- En az 10 Müslümana birer selâm veya bir Müslümana 10 selâm verilir. Bu hususta da Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmaktadır

“ Her kim âşüre gününde Müslümanlardan 10 kişiye selâm verirse, O kişi bütün Müslümanlara selâm vermiş gibidir.           (Şir’atül İslâm şerhi Sh. 217)

Başka bir Hadis-i şerifte ise;

“İnsanların en cimrisi selâmı esirgeyendir. En âcizi de duâdan âciz olandır.”                                                                                     (Fazilet Takvimi)

 

3- O gün fakir fukara sevindirilir. Çünkü efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur.

“Kim ki Âşüre günü zerre miktarı tasaddukta bulununsa, Cenâbı Hak ona “Uhut dağı” kadar sevap verir. Ve kıyamet günü o sevaplar mizanına konulur.”

(Şir’atül İslâm şerhi Sh. 217)

          4- O gün gusletmek çok faziletlidir.

Nitekim Efendimiz (S.A.V.) ;

“Âşure günü boy abdesti alan, ölüm hastalığından başka hastalık görmez. O gün bir hastayı ziyaret eden bütün insanları ziyaret etmiş gibi olur. Âşure günü bir kimseye su veren isyan etmemiş gibi afv olunur.”

(Ali EROL Âşure risalesi)

          Diğer bir Hadis-i şeriflerinde:

“Âşure günü iki defa boy abdesti alan kişinin gözlerinde ebediyen hastalık olmaz                                                              ( Şir’a –Riyazüz- sâlihîn)

          Yine Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır.

“Kim ki Aşure günü  gusledecek olursa Anasından doğduğu gün gibi,Cenâbı Hak onu günâhlardan temizler.”         (Şir’atül İslâm şerhi Sh. 218)

Allah dostları bu işin hikmetini şöyle îzah etmişlerdir.

“ Âşure günü bütün sulara zemzem suyu karıştırılır. Bu nasıl olur ? denirse; nasıl ki, arzın bir cüzü olan insanoğluna bir damarından herhangi bir ilâç verilirse vücûdundaki bütün kılcal damarlarına varıncaya kadar o ilaç ulaşır.

Aynı şekilde arzın damarları, su kaynakları da birbirine bağlıdır. Âşure günü vazifeli melekler tarafından arzın bütün sularına zemzem suyu sirâyet eder.

Ve o gün bütün sularda zemzem bereketi olur. Binâen aleyh o gün gusleden, sulardan içen bütün Müslümanlar için Allah tarafından şifadır.

(Ruhul Beyan C.4 Sh. 83)

         

5- Akrabaları ziyaret ederek sıla-ı rahim yapmak. Zîra Efendimiz (S.A.V.) buyuruyorlar ki;

“ Kim akrabaları ile ilişkisin kesmiş iken  Âşure günü  onları ziyaret ederse Allah’u Teâlâ ona  Zekeriyya (A.S.) ve İsa (A.S.) ın nasibini verir. Ve orta parmakla şehadet parmağının yakınlığı gibi Cennette o iki Peygambere (Aleyhimûsselâm) komşu eder.                              (Şir’atül İslâm şerhi Sh. 217)

6- Zikir meclislerinde bulunmak. Bu hususta da efendimiz şöyle buyurmuştur.

“ Kim ki Âşure günü Allah’ı bir topluluğa gider,onlarla beraber 1 saat bulunursa, Onu cennetine koymak Allah üzerine haktır.

( Şir’atül İslâm Sh.217)

7- Açlar doyurulur, çıplaklar giyindirilir ve yetimlerin gönlü alınır.

Nitekim Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur.

“Kim ki Aşüre günü eliyle bir yetimin başını meshederse,(okşarsa) Cenâbı Hak o yetimin başındaki saçının her teli için cennete yüksek dereceler verir.”

(Şir’atül İslam şerhi Sh. 218) 8- Hüsâma namazı kılınabilir.

Dua ve ibadetler kitabının sonunda kılınması tavsiye edilen husama namazı, (kul hakkının ödenmesi için kılınacak namaz) Aşure günü kılınabilir. Çünkü Efendimiz ( S.A.V.) bu namazı Aşüre günü, terviye günü,Arefe günü, Kurban bayramı günü ve Beraat günü olmak üzere seneni altı günüde kılardı.

(Şir’atül İslam şerhi Sh. 217)

          

         

10-         Âşure gününe mahsus olmak üzere kuşluk vakti 2 rek’at namaz kılınır.

Her rek’atte 1 Fatiha 50 İhlas-ı şerif okunur.

Namazdan sonra da 100 defa şu salavatı şerife okunur.

“Allâhümme salli alâ siyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin ve Âdeme ve Nûhın ve İbrâhîme ve Mûsâ ve İsâ vemâ beynehüm min’en-nebiyyîne ve’l mürselîn. Salevât’l-lâhi ve selâmühü aleyhim ecmaîn.”

Öğle ile ikindi adasında 4 rekat namaz kılınır.

Her rekatte 1 Fatiha, 50 İhlas-ı şerif konur,

Namazdan sonra :

70 İstiğfarı şerif

70 Salevat-ı şerife

70 defa da “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil – aliyyil azîm” denilir. Sonra da :

Ümmeti- Muhammedin hidayeti için dua edilir.            (Dua ve ibadetler)

 

 



İSTİĞFAR VE İHLAS-I ŞERİF

İSTİĞFAR VE İHLAS-I ŞERİF-5


Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler.                 (Âli İmran Ayet 135)

Muhterem Kardeşlerimiz !

Geçen haftaki sohbetimizde içinde bulunduğumuz mevsimin dua ve ibadetler hususunda ihya edilmesi gereken çok önemli zamanlar olduğunu hatırlatmış ;bu hususta okunmasında çok büyük kazançlar olan dua ve istiğfarlardan Ayet ve hadislerle misaller vermiştik. Ancak bu mevzu’ u  geçen hafta bitiremedik.

Bu hafta da, bunların en mühimlerinden biri olduğu Hadis-i Şerifle sabit olan “Seyyidül İstiğfar”dan bahsetmek zaruri olacaktır.

Rasülullah (S.A.V.) buyurmuşlardır ki; İstiğfarların efendisi senin şöyle söylemendir.

Hz.Üstazımız bunun hakkında “Lisanla olan istiğfarın ulusudur. Keşke insanlar bunun manasını bir kere olsun dinleyip duysalardı.”buyurmuşlardır.

                                                                                (Merhum  Ali AKILLIBAŞ)

Bu bakımdan bu  büyük istiğfarın manasını kısaca  izah etmek istiyoruz.

Ey Allahım! Melik ( Mülk ve Melekütün sahibi) ve hay ( Yani diri ve diriltici olan ,ölü gönüllere hayat veren ) sensin.

Senden başka hiçbir ilah yoktur. İbadet edilmeye layık olan ancak sensin. (Burada böyle söylemekle imanımızı tazelemiş oluyoruz.)

Beni sen yarattın. Beni terbiye eden maddeten ve manen inkişaf ettiren sensin.

Ben ise senin aciz bir kulunum. Gücüm yettiğince (Kâlu belada ) sana verdiğim söz ve ahdime bağlıyım.(Böyle demekle de Allah’a vermiş olduğumuz ahdimizi tazeliyoruz.) Yani senin razı olduğun beğendiğin şekilde kulluk etmekten acizim. Fakat gücüm yettiği kadar buna gayret ediyorum.

( Nefis ve şeytana uyarak) yaptıklarımın şerrinden sana sığınırım.

Üzerimdeki büyük nimetlerini itiraf ve ikrar ederek sana yönelirim.

Buna karşılık günahlarımı itiraf ve ikrar ederek sana sığınırım.

Öyleyse beni mağfiret buyur. Çünkü günahları başkası değil,ancak sen bağışlayabilirsin.

Efendimiz (S.A.V.) tarafından  bu duaya “Seyyidül istiğfar” denmesinin sebebi ; bunda kul, Hz. Allah’ın ülûhiyyetini, yaratıcılığını,kendisinin ise kul olduğunu ikrar ediyor. Ve içinde bulunduğu nimetleri ve vazifeleri yerine getirmekten aciz olduğunu ve tevbe etmesi gerektiğini itiraf ediyor.

(Meşarikul-envar şerhinden -Mev’ize-i Hasene)  

Günlük vazifelerimizde istiğfarı şerif olarak bunu yedi kere okumak veya hiç olmazsa yedincisinde bu istiğfarı okumak büyüklerimizin tavsiyesidir.

( Ezbere bilmeyenler yüzünden okuyabilirler,)

Bu İstiğfarla ilgili Efendimiz (S.A.V.) “Her kim bu duayı sevab ve faziletine inanarak, gündüz okurda ölürse cennet ehlindendir. Kim bu duayı geceleyin okur ve ölürse yine cennet ehlindendir.” Buyurmuşlardır.

                         (Sahihi Buhari-Şerhü şir’atül islam ve filmesabih ve gayrihi)

Hz.Üstazımız (K.S.) “Lisanla yapılan istiğfarın seyyidi budur. Fakat birde hem lisanla hem de vücutla olan istiğfar vardır ki hepsinin fevkindedir. O da “Tesbih namazı”dır. Buyurmuştur.                                   ( Z.Sunguroğlu Sh.81)

Gönül erbabı olan kimseler, hususiyle kardeşlerimiz letâifinde, Rabıtasında bir tıkanıklık sezerse istiğfarla bunu gidermelidir. Binaenaleyh;bu mubarek gün ve gecelerde istiğfar ve tesbih namazı ihmal edilmemesi gereken bir vazifedir.

İstiğfar günün her saatinde, her namazdan önce ve sonra devamlı olarak yapılabilir. Ancak; Cenabı Hak seher vaktinde istiğfar eden kullarından övgüyle bahsetmektedir.

MEALİ: ( Bu nimetler) Seher vaktinde Allah’a istiğfar edenler içindir.

                                                                               (Ali İmran Suresi Ayet 17)

MEALİ: Seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi.                (Zariyat Suresi Ayet l7)

Ve benzeri birçok Ayeti kerimede bu husus teyit edilmiştir.

Muhterem Kardeşlerim !

İçinde bulunduğumuz ay istiğfar ayı olmakla beraber,Zat-ı İlahi’ye nisbet edilen bir ay olduğu için bu ayda Cenabı Hakkın Zatını bildiren İhlas-ı şerifi çok çok okumak lazımdır. İhlas-ı şerif Kur’anı Kerimde müstesna bir suredir. Bu Sure-i celilenin faziletini efendimiz (S.A.V.) bizlere haber vermişlerdir.

Eshab-ı Kiramdan Ebü Said (R.A.) ın  rivayetine göre

Efendimiz (S.A.V.)şöyle buyurmuşlardır.

MEALİ: Peygamberimiz (S.A.V.) “Bir gece de Kur’anı Kerimin üçte birini okumaya sizden biriniz güç yetiremez mi?” buyurdu. Bu Eshaba güç  geldi.

-                 Ya Rasülallah ! Buna hangimizin gücü yeter? Dediler. Bunun üzerine

-                 Kulhüvellahüehad (İhlas suresi) Kur’anın üçte biridir. Buyurdular.

( Terğıp C 3 sh. 433)

Hz.Aişe (R.A.) nın rivayet ettiği bir Hadis-i şerifte ;

Rasülü  Ekrem ve

Nebiyyi Muhterem (S.A.V.) Efendimiz her gece yatağına geldiğinde elerini birleştirerek avuçlarının içine “Kulhüvellahüehad” “Kul euuzübirabbilfelak”ve “Kul euuzübirabbinnas”ı üç defa okuyup iki eliyle vücudundan eli yetiştiği yere kadar sıvazlardı.

 (Sahih-i Buhari-Tirmizi-Ebu Davut)

 Büyüklerimiz bunu her gece okumamızı tavsiye etmektedir.

Âla Bin Muhammet Sekafî (R.A.) dan

“Biz Rasülullah (S.A.V.) ile birlikte Tebükte bulunuyorduk. Bir sabah güneş hiç o zamana kadar görmediğimiz bir parlaklık ve aydınlıkta doğdu. Daha sonra Cebrail (A.S.) indi. Allah Rasülü ona “Neden bu sabah, güneş şimdiye kadar görmediğimiz ışıklar ve nurlar saçıyor?” diye sordu. Cebrail (A.S.) şu cevabı verdi. “Bu sabah, Muaviye Bin Elleysî vefat etti. Ve Cenabı Hak onun cenaze namazını kılmaları için gökten yetmiş bin melek gönderdi. Gördüğünüz ışıklar güneşin değil,o meleklerin nurlarıdır.” Allahın Rasülü Cebrail (A.S.) a yeniden sordu. “Muaviye Bin Elleysî hangi ameliyle bu lutfa ermiştir?”

Cebrail (A.S.) şu cevabı verdi.

“O İhlas suresini çok okurdu. Bu sebeple o büyük lutfa ermiştir.”buyurdu.

                                                       (İbni Sad- Ruhul Beyan C 10 Sh.540)

İhlas-ı şerifin hayır ve bereketi tariflere sığmayacak kadar çoktur. İmamı Gazâli Hz.leri şöyle buyurmuştur.

“Rabbimin beni afv etmesi ve sulaması İhlas suresi iledir.”

İmamı Azam Hz.leri ise ;

“Kim İhlas suresini okursa,ahiretin şiddetinden sekarât-ı mevtten,kabir azabından ve kıyametin dehşetinden İhlas-ı şerif onu korur.

                                                                       ( Ruhul Beyan C l0 Sh.540 )

İhlas suresinin dünyalık faydaları da çoktur.

Nitekim; Sehl Bin Sad (R.A.) dan rivayet ediliyor.

“Bir kimse Allahın Rasülüne geldi ve fakirlikten şikayet etti. Efendimiz (S.A.V.) buyurdu ki “Sen evine girdiğin zaman evde kimse varsa selam ver! Eğer evde kimse yoksa kendi kendine selam ver! Birde İhlas suresini çok oku!”buyurdu. Hadis-i şerifi rivayet eden Sehl Bin Sad buyurdu ki ; “O kimse Efendimizin dediğini yaptı. Alemlerin rızkını veren Allahü Teala ona öyle bol rızk verdi ki; o kimse komşularına bile yardım eder oldu.

                                                                        (Ruhul Beyan C.10 Sh.540)

Bu ve benzeri müjdeli Hadis-i şerifleri okuyunca Hz.Üstazımızın niçin İhlas-ı şerif üzerinde çok durduğu ; “Aspirin gibidir. Her derde devadır. Recetesiz kullanılır.”buyurduğu daha iyi anlaşılıyor.

Câbir Bin Abdullah (R.A.) dan: Rasülullah (S.A.V.) şöyle buyurdu. “Kim her gün elli defa İhlas suresini okursa kıyamet gününde kabrinde şöyle çağrılır. Kalk ey Allah’ı öven kişi cennete gir!”     Tebarani Mü’cemü’s-sağir C 2 Sh.781

Bilindiği gibi Allahü Teâla’nın takdir ettiği bir zamanda kıyamet kopacak !… Bütün canlılar ölecek,her şey helâk olacak . Yine Allah’ın takdir ve tâyin buyurduğu bir müddet toprak altında bekledikten sonra, yeniden diriliş meydana gelecek . Bu diriliş esnasında herkes niyetine göre ve öldüğü hâl üzere dirilecek… Durumuna göre çağrılacak…Kâfir ve isyankârlar korkunç seslerle ve azap tehditleriyle çağrılırken, Allah’ın sevgili kulları hoş bir sesle ve cennet müjdesi ile çağrılacaklar.

Hadis-i şerifte,İhlas suresini çok okuyanların kabirlerinden, “Kalk, ey Allah’ı öven kişi,cennete gir,” diye müjde ile çağrılacakları bildirilmektedir.

Mahşerde kimin nasıl dirileceği hususu ise,başka  hadis-i şeriflerde beyan olunmaktadır.

Hazreti Üstazımız (K.S.) da Kur’anı Kerim ve İhlas-ı şerifle alakalı olarak buyururlar ki: Her gün hakkı Kur’an (Kur’anı Kerimin günlük hakkı ) 200 Ayettir. Elli İhlas-ı şerif okunursa Kur’anı Kerimin hakkı ödenmiş olur. Buna riayet eden bu vesile ile dünyada hiçbir sıkıntı görmez. Rızkı da geniş olur buyuruyorlar.”                                                      (Fazilet Takvimi 7 Mart l999)

Hz.Aişe (R.A.) validemizden rivayet olundu. Bir gece Rasülullah Efendimiz namaz kılmak üzere idi. Buyurdular ki: “Ya Aişe ! Dört şeyi amel etmeden yani,Kur’anı hatmedip Enbiyayı kendine şefeatçı, müslümanları senden razı ve birde hac ile  ömre etmedikçe uyuma!” buyurdu. Ve seccade üzerine teşrif buyurup namazı eda ederek tamam etti. Bende bekledim.

Namazını bitirince ; “Anam babam sana feda olsun Ya Rasülallah! Sen bana dört şey ile emir buyurdun. O dört şeyi bu saatte eda etmeye  ben kaadir olamam” dediğimde  Nebi (A.S.) tebessüm edip: “Ya Aişe ! İhlas suresini üç kere okuduğunda sanki Kur’anı Kerimi hatmetmiş olursun. Benim üzerime ve benden evvel gelen enbiya üzerine salavat getirdiğin zaman kıyamet gününde biz sana şefeatçileriz. Müminler için istiğfar eylediğin zaman da onların hepsi senden razı olur ve sen

Dediğin zaman da bir hac ve ömre etmiş olursun”buyurdu .

                                                                   ( Mekâsidüt-Talibin Sh.368)

NOT: Tesbih namazında bu tesbihin Le havle ile beraber 300 kere okunduğu düşünülürse bu namazın büyüklüğü çok daha iyi anlaşılır.

Rivayet olunur ki:

Bir adamın oğlu vefat etti. O gece babası o çocuğu Cehennemde ateşler içersinde gördü. İkinci gece ise oğlunu cenneti Âlâ da gördü .İn’am ve ihsan içinde idi. Babası deki ki: “Oğlum ben seni dün gece Cehennemde alevler içinde görmüştüm. Bu gece ise Cennette görüyorum. Bu nasıl oldu?” diye sordu.Oğlu: “Babacığım!Evet ben dün gece senin gördüğün gibi ateş içinde azapta idim. Fakat bir kimse mezarlarımızın başına uğradı,üç ihlas okuyup hediyye etti. Sevabından bana isabet edenle ben azaptan kurtuldum ve senin gördüğün hale kavuştum.                                       ( Tefsiri hâzin – Mekâsidüt-talibin  Sh.368)

Rasülü Ekrem (aleyhisselam) buyurdular:

“Bir kimse İhlas suresini besmele ile okursa Allahü Teâlâ Hazretleri o kimsenin elli senelik günahını affeder.”                                 ( Mekâsudüt-talibin Sh.369)

İbni Abbas (R.A.) Hz.leri rivayet etti.

Nebi Aleyhisselam buyurdular ki : “Ben semavata götürüldüğüm gece Arşu Âlâyı üç yüz altmış bin parça üzere gördüm. Bir taraftan bir tarafa üç yüz senelik bir yol ve her parçada bin sahra vardı. Her sahra meşrikten mağribe kadar mesafe idi. Her sahrada seksen bin melek vardı. Onlar “İhlas”suresini okurlardı. Ve okumayı bitirince : “Ey Rabbimiz ve efendimiz! Muhakkak bu okunanların sevabını İhlas-ı şerif okuyan her erkek ve kadına hibe ettik.”derler. Rasülullah  Efendimiz “Ey Benim eshabım teaccüp ettiniz mi?” buyurunca Eshab-ı kiram “Evet ya Rasülallah”dediler. Aleyhisselam Efendimiz buyurdular ki : “Nefsim kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki , Muhakkak (                   )

Hazreti Cebrailin kanadı üzerinde yazılıdır.(                  )Mikail Aleyhisselamın kanadı üzerinde yazılıdır.(                           )Azrail Aleyhisselamın kanadı üzerinde yazılıdır.(                                               ) İsrafil Aleyhisselamın kanadı üzerinde yazılıdır. Ümmetimden bir kimse  İhlas-ı şerifi okursa Hak Teâla ona Tevratı,Zeburu,İncili ve Kur’anı Kerimi okumuş sevabı verir.

Allah’ü Teâlaya yemin ederim ki,İhlas-ı şerifin ilk ayeti (Hz.) Ebu Bekr’in alnında yazılıdır. İkinci ayeti (Hz.) Ömer’in alnında yazılıdır. Üçüncü ayeti (Hz.) Osman’ın alnında yazılıdır. Dördüncü ayeti de (H.z) Ali’nin alnında yazılıdır.(Radıyallahü anhüm ecmaıyn) Her kim ki İhlas-ı şerifi çok çok okumaya devam ederse Allah’ü Teâla Hazretleri ona, Ebu Bekr’in, Ömer’in,Osman’ın ve Ali’nin sevabını verir.

(Hayatül kulub Mekasidüt talibin Sh.370)

Muhterem Kardeşlerimiz !

Faydasını,faziletini,anlamak ve anlatmaktan aciz olduğumuz bu mubarek Sure-i Celileyi aslında her zaman için,bilhassa bu mubarek aylarda daha çok okumayılıyız. Dikkat edilecek olursa,mübarak gün ve gecelerde kılınan hacet namazlarının hepsinde İhlas-ı şerif vardır. Bu namazlardan gafil kalmak çok büyük bir kayıptır. Her gün 11 İhlas-ı şerif, ayrıca başında ve sonunda yedi Fatiha-ı şerife olmak üzere 100 İhlas-ı şerif okumak her zaman, bilhassa Receb-i şerifte ısrarla tavsiye edilmektedir.

İhlas-ı şerifin böylesi azametini duyduktan sonra 1000 İhlas-ı şerif okunmakla 333 hatm-i Kur’an sevabı verilen Hatmi Haacegânların büyüklüğünü anlamak ve anlatmaktan aciz kalmaktayız. Ve bunu ifade edemeyiz.

EZBERLENECEK DUA “SEYYİDÜL İSTİĞFAR”DIR.

 

 

 

 

 



KALBİ BİRLİK RUHİ AHENK İÇİNDE HİZMET ETMEK

KALBİ BİRLİK RUHİ AHENK İÇİNDE HİZMET ETMEK

8

Muhterem Kardeşlerimiz!

Dünya meşgalesinin nisbeten daha çok olduğu,Cenab-ı Hak-ın da buna mütenasip olarak gündüzlerini uzun, gecelerini kısa olarak takdir ettiği yaz mevsiminden gündüzleri kısa,geceleri uzun olan kış mevsimine girmekteyiz.

O kış geceleri ki ; Efendimiz (S.A.V.) bu hususta şöyle buyurmuştur.

MEALİ: Kış mü’minin  ilk baharıdır ki; gündüzleri kısa olup,onda oruç tutar. Geceleri uzun olup, onda ibadat-u taat ile kaim olur

Kıymetli kardeşlerimiz!

Bu kış dönemini de geçmiş yıllarda olduğu gibi,Allah (C.C.) ın  yardım ve inayeti,piranımızın ,hususiyle Hz.Üstazımızın  himmet ve teveccühleri ile hatimler,sohbetlerle birlikte uygulanacak programlar sayesinde dopdolu, feyizli, bereketli ve Cenab-ı Hakk-ın rızasına  uygun olarak geçirmek istiyoruz.

Bu hususta kıymetli hocalarımızın el emeği, göz nuru dökerek, gönül vererek,  emek çekerek birlikte hazırladıkları sohbetleri her hafta siz pek aziz ve muhterem kardeşlerimize arz  edeceğiz.

Bu haftaki sohbetimiz de bu cümleden olarak, derli toplu bir şekilde ve cemaat ruhu ile hizmetlerimizi birlikte yürütmekle alakalı olacaktır.

Hizmetlerin hatta bütün amallerin makbul ve muteber olması, evvela ihlas,  samimiyet, sonrada usul ve adabına uygun olarak yapılmasına bağlıdır. Çünkü; piran-ı izam ve ruhaniler, tertip düzen olmayan, dağınık ve karışık olan yerlere teşrif etmezler. Aynı şekilde manevi vazifelerimizde de böyledir. Kalb noktasından dağınık olan kişilerin lataifine füyüzat-ı Muhammed-i nin gelmesi çok zor hatta mümkün değildir. Tertip düzen,nizam intizam,kalbi birlik ve ruhi ahengi tesis etmek hususunda; Mevlamız bize sohbetimizin başında zikredilmiş olan ayetlerinde; Süleyman (A.S.) a verdiği maddi ve manevi saltanatı misal  olarak veriyor. Mevlamız, bu saltanatın devamınıda nizam, intizam, kalbi birlik ve ruhi ahenk içinde çalışmak ve ayrıca verilen nimete şükretmekle temin edildiğini haber vermektedir.

“ Cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil orduları Süleyman(A.S.)  ın hizmetinde toplandı. Hepsi bir arada (kendisi ve kumandanları tarafından)  düzenli  8olarak sevk-ü idare ediliyorlardı.

Nihayet (Süleyman A.S. ve ordusu Şamdaki karıncası bol olan) karınca vadisine vardıkları zaman,(karıncaların reisi“kraliçesi”) olan bir karınca şöyle dedi. Ey karıncalar!Yuvalarınıza girin; Süleyman(A.S.)  ve ordusu sizi fark etmeyerek kırıp ezmesin. (Karıncaların konuştuğu  sözü anlayan Süleyman A.S.) karıncanın bu sözünden gülercesine tebessüm etti ve şöyle dedi. Ey Rabbim! Bana ilham et ki, hem bana, hem de ebeveynime ihsan buyurduğun nimetine şükredeyim; ve razı olacağın iyi bir amel yapayım. Beni de rahmetinle salih kulların arasına koyuver.”

(Sure-i Neml Ayetler 17-18-19)

Süleyman (A.S.) ın her sınıftan meydana gelen askerlerinin başında onları tefrika ve dağınıklıktan koruyan, muhafaza eden idarecileri bulunuyordu. Bu kumandanlar askerlerini hem maddi tefrika ve dağınıklıktan,hem de manevi ve ru- hi dağınıklıktan koruyorlardı. Böylece onlarda hem maddi nizam,hem de kalbi birlik ruhi ahenk temin ediliyordu.

Süleyman (A.S.) ın bu muhteşem ordusu zabt-u rabt altında muntazam bir şekilde rivayetlere göre havadan ve karadan yollarına devam ediyorlardı.

“Ta ki karınca vadisi üzerine kadar geldiler.”

Malum olduğu üzere karıncalar çok muntazam bir cemiyet hayatı yaşayan,toprak altında köyleri,şehirleri bulunan çalışkan hayvanlardır. Aralarında gayet mükemmel bir iş bölümü vardır. İşçileri, temizlikçileri, muhafızları, kumandanları, habercileri, gözetleyicileri mevcuttur.

Yine emir komuta ile hareket ettikleri ve yekdiğerine tebligat yaptıkları postacıları ve müfettişlerinin bulunduğu kaydedilmiştir. Karıncalarda bütün vazifeler kraliçe karıncaya bağlıdır.

(Esbab-ı nüzül C.5 Sh.3667)

Büyük zatlardan biri anlatıyor; “Bir karınca, yuvasından dışarı çıkmıştı. Yolun üzerinde bir çekirge ölüsüne rastladı. Onu yuvasına götürmek için çok uğraştı. Fakat buna gücü yetmedi. Yuvasına geri döndü ve biraz sonra arkadaşlarıyla birlikte geldiler. Çekirgeyi birlikte götüreceklerdi. Ben çekirgeyi onlar gelmeden görmeyecekleri bir yere koydum. İlk gelen karınca çekirgeyi bıraktığı yerde şöyle bir dolaştı fakat bulamadı. Bunun üzerine bırakıp gittiler. Onlar gidince ben bu çekirgeyi eski yerine bıraktım. O karınca tekrar geldi,götürmek için çabaladı fakat götüremedi. Gitti arkadaşlarını tekrar getirdi. Ben onlar gelmeden çekirgeyi tekrar kaldırmıştım. Geldiler,karınca çekirgeyi tekrar aradı ama bulamadı. Dönüp gittiler. Bu hadise birkaç defa tekrar etti. Nihayet son defasında bütün karıncalar o karıncayı ortalarına aldılar. Etrafında halka oldular. Her biri bir uzvunu kopararak kendilerini aldattıklarını zannettikleri arkadaşlarını   param  parça ettiler ve böylece onu cezalandırdılar. Bu olay kendisine anlatılan zat dedi ki ; Onlar yalancılığın büyük bir kötülük olduğu8na ve bu kötülüğü işleyenin cezalandırılması icap ettiğine  inanırlar.

N2ot: Bu olay İbnül-Kayyım el-Ceziyye nin Şifaül-Alil isimli eserinden naklen alınmıştır

Karıncaların  bu halinden Ümmeti Muhammed için alınması icap eden ders ve ibretler vardır.

Kraliçe karınca diğer karıncalara hitaben  “Girin yuvalarınıza Süleyman (A.S) ve ordusu farkına varmadan, bilmeyerek sizi kırmasın, çiğnemesin” dedi. Zira karıncalar biliyorlardı ki Süleyman (A.S) ve ordusu o kadar adil, fazıl      merhamet ve şefkatliydiler ki bilebile ne karıncayı ne de başka bir canlıyı çiğnemezler. Böyle hüsnü zan ediyorlardı.

Kraliçe karıncanın diğer karıncalar hakkındaki tedbir ve siyaseti Süleyman    (A.S.)’n askeri hakkındaki hüsnü zannı, Süleyman (A.S.)’n çok hoşuna gitti.

“Süleyman (A.S.)  karıncanın bu sözüne gülerek tebessüm etti.”

Süleyman (A.S.)’n tebessüm ederek gülmesinin zahiri sebebi; Karıncanın sözü, manevi ve batını sebebi ise; Cenab-ı Hakkın kendisine,ebeveynine ve etbâına verdiği manevi nimetlerdir. Çünkü hiçbir Nebi sadece dünya malından, mülkünden dolayı mesrur olmaz.

Süleyman (A.S.) karıncanın bu sözünden memnun olup kendisiyle konuşmak istedi. Karınca Süleyman (A.S.)’a hitaben “Senin babana niçin Davut dendi biliyormusun? Çünkü baban kalbinin yaralarını zikrullah ile kendisi tedavi ettiği için, tedavi edici manasına Davut dendi.”

“Peki sana niçin Süleyman ismi verildi biliyormusun? Çünkü senin letaiflerin (manevi hastalıklardan) selamette olduğu için sana selamette olan manasına Süleyman ismi verildi.” demiştir.

                                                                                                           (Ruhul Beyan Cilt 6 Sh. 334)  

İşte Süleyman (A.S.): Kendisine, ebeveynine verilen bütün manevi nimetlere, ordusundaki takva, diğer canlılara karşı merhamet, şefkat gibi meziyet ve nimetlere karşı ellerini açtı ve Cenab-ı Hakka şöyle iltica etti.

Dedi ki;

“Kalbimi düzene koy, bana tevfik ver. Beni bana bırakma. Beni nefsime bırakma, onu sen idare et ya Rabbi!” veya “Beni nefsime zâbit ve hâkim kıl ba- na  ilham et ya Rabbi!”

Ayeti Kerimeden anlaşıldığı üzere Süleyman (A.S.) bunları şu iki şey için istedi.

1-             “Bana ve anama babama verdiğin nimete şükür için”

2-             “Senin razı olacağın, rızana muvafık salih ameller, güzel hizmetler yapabilmem için kalbime, nizam, intizam, düzen ver ya Rabbi!”

Süleyman (A.S.) duasına  şöyle devam etti;

“Salih kulların içine (Enbiya ve onlara tabi olanlar) beni de rahmetinle katıver ya Rabbi.

Süleyman (A.S.)’ın bu ilticasından, duasından anlaşılan şudur ki; düzensiz, dağınık bir kalple Allah’ın maddi ve manevi nimetlerine şükür ve Hz. Allah ın razı olacağı amelleri, hizmetleri hakkıyla eda etmek çok zordur.

Bu hâdisenin Kur’an-ı Kerimde kıssa edilmesinde Ümmet-i Muhammed ve hususiyle kardeşlerimiz için büyük ibret ve hikmetler vardır.

Nitekim Hz. Üstazımız “Her yerde birlik ve beraberlik lazımdır. Muvaffak olmak için her hususta ittifak etmeli ve dayanışmayı asla elden bırakmamalıdır. Çünkü Allah’ın nusreti, maddi ve manevi yardımı, Cemaat ile beraberdir. Toplu çalışanlar bunun semeresini kısa zamanda elde ederler.”

                                                                                      (Z. Sunguroğlu   notları Sh.27)                                                                                            

Yine Hz. Üstazımız, Topçulardaki veda konuşmasında o zaman zahiren

yanında bulunan ve bulunmayıp kıyamete kadar gelecek bütün evlatlarına hitaben “Ey evlatlarım kavmiyet gütmeyiniz! Tefrikaya düşmeyiniz…..” buyurarak cemaat ruhunun ehemmiyetini ifade etmişlerdir.

(Z. Sunguroğlu  notları  Sh.25)

Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim ise “Milletimin içinde fitne ve tefrika endişesi, kûşe-i kabrimde hatta bî karar eyler beni.” demektedir.

Görülüyor ki, cemaat içinde vuku bulacak herhangi bir arıza en çok, başında bulunan zatları rahatsız etmektedir.

Muhterem Büyüğümüzde bizlere devamlı gönül birliği ve ruhi ahenk içersinde hizmet etmeyi tavsiye buyurmuşlardır.

Hamd olsun Mevla ya ki ; Yıllardır Büyüğümüzün maddi ve manevi dirayet, feraset, ve gayretleri ile kardeşlerimiz üzerinde kalbi birlik ruhi ahenk teşekkür etmiştir.

“Ben Üstazımın evlatları üzerine titrerim.” buyurarak Hz. Üstazımızın evlatlarını zayi etmeden derli toplu bir şekilde hizmetlerde gemiyi karaya vurma dan, Allah’ın yardımı, piranın himmet ve tasarrufuyla bu günlere kadar getirmiştir.

88

Y2ine “Ben üç şeyde israf etmedim:

1-             Beytülmal

2-             Üstazımızın evlatlarını, bu yolun mensuplarını israf etmedim. Üstazımdan teslim aldığım emaneti zayii etmeden yerine teslim edeceğim.

3-             Hz. Üstazımız dan bize intikal eden ulum ve maarifi bahillik yapmadan ve israf etmeden kullandım”buyurdular.

Keza; Yeme, içme, kılık kıyafet,oturma,kalkma,yolda yürümeden tutun

da, ifadeyi merama, sehpa dağıtımına, havlu tutulmasına, çay ikramına kadar akla gelebilecek her türlü hizmetlerde yolumuza ait adeta bir kültür hazinesi oluş- muştur.

Bu yolun yolcusu olan bizlere düşen ise; Bu birlik, beraberlik ve ahengin devamı , meydana gelen bu hayat bilgisi ve kültürünün  başta şahıslarımız, ailelerimiz ve bütün kardeşlerimizde daha da  tekamül etmesi için bütün azim ve gayretimizi sarf etmektir.

.

Bir Üniversite hocası (Profesör), kardeşlerimizin bu ahengine, birlik ve beraberlik içinde yürütülen hizmetlerin güzelliğine ve mükemmelliğine hayran kalarak şöyle samimi bir tavsiyede bulunuyor:

“Çok güzel bir havanız var. Ne yapın yapın bu havanızı bozmayın, bu havanızı zedelemeyin. Bu birlik ve beraberliğinize en küçük bir gölge düşürmeyin.”

Cenab-ı Hak cümlemizi ve cümle kardeşlerimizi kendine hakiki kul, habi- bine hakiki ümmet, Hz. Üstazımıza hakiki evlat ve büyüğümüze layık kardeş eyleyerek hizmetlerimizi birlik ve beraberlik içinde devam ettirmeyi nasip eylesin.

 



KURBAN

KURBAN/ 19

Biz (Azîmüşşân ) sana kevseri verdik. O halde Rabbin için namaz kıl ve Kurban kes ! Muhakkak sana kin besleyenin kendisi ebterdir.(nesli kesiktir.)

(Kevser Suresi )

          Muhterem Kardeşlerimiz !

Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamdü senâlar olsun, kurban ve hac ayı olan zilhicce ayına girmiş olduk. Şimdiden o büyük güne, kurban gününe hazırlanmanın maddi ve manevi heyecanı içerisindeyiz. Bu günlerin feyzinden ve bereketinden daha çok istifade etmek için, haber verilen ibadetleri mümkün mertebe yapmaya çalışmalıyız. Çünkü Ebud-Derdâ Hz. nin rivâyet ettiği bir Hadis-i Şeriflerinde Efendimiz(S.A.V) şöyle buyurmaktadır.

“Zilhiccenin ilk on gününün bereketinden mahrum olanlara yazıklar olsun, hele bir de Arefe günü var ki onun hayrı saymakla bitmez.”

“Zilhiccenin ilk on gününün her günü bin güne, Arefe günü ise on bin güne eşittir.”

Bu bakımdan bir yandan kurban hazırlıklarımızı devam ettirirken öte yandan manevi vazifelerimiz ibadet ve taatımıza daha çok ağırlık vermeliyiz.

Bu günlerdeki ibâdetleri hususiyle Arefe güne ait kılınacak namazı takvimlerimizden ve duâ kitaplarımızdan öğrenerek edâ etmeliyiz.

Zilhicce ayının fazileti ile alâkalı geçen hafta bazı malûmatlar vermiştik.

Bu haftaki sohbetimizde de kurban vecibesi ile ilgili dikkat etmemiz gereken mühim mevzulardan bahsetmek istiyoruz.

          KURBAN: Kelime itibari ile yaklaşmak manasına olan (Kurbiyyet) mastarından gelir. Yani Allah’a yaklaşmak, teslim olmak ve rızasını kazanmak için, Kurban Bayramı günlerinde, ibadet niyetiyle ve Allah adıyla belirli cins ve vasıflardaki hayvanların kesilmesidir.

Kurban kesmek; zekat ve Bayram namazları gibi Hicretin ikinci yılında meşrû kılınmıştır. Meşruiyyeti Kitap,Sünnet ve İcma ile sabittir. Kevser Suresinde “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” buyrulmuştur. Ayrıca kurbanlık develerden şöyle söz edilir.

“Kurbanlık develeri de Allah’ın şiârından (dininin alâmetlerinden) kıldık”

                                                                                                                                                 (Hacc Suresi 36)

HÜKMÜ: Kurban bizim mezhebimize göre vacib diğer üç mezhebe göre sünnet-i müekkededir.

Tariften de anlaşıldığı üzere kurban, kulu Allah a yaklaştıran bir ameldir ki bu ibadet Hz. Âdem zamanına kadar dayanır. Cenâb-ı Hakk, Hz. Ademin oğulları Hâbil ve Kâbile kurban emretmişti.

Âyet-i Kerimede ifade edildiği gibi

“Onlara Ademin iki oğullarının geçek olan haberlerini oku; hani onlar (Allah a) yaklaştıracak birer kurban takdim etmişlerdi de birininki kabul olunmuş öbürününki kabul olunmamıştı.”              (Maide Suresi,  27)

Bu Ayette de ifade edildiği gibi Allah a yaklaşmak için yapılan bu vecibe insanlıkla beraber başlar. Ayette, kabul edildiği ifade edilen kurban Hâbil e aitti ve bir koçtu. Kabul edilmeyen ise Kâbile aitti ve bir ekindi. Kurban ile alâkalı en büyük imtihan ise Hz. İbrahim zamanında olmuştur. Hz. İbrahim’e rüyasında nezri hatırlatılarak ilk oğlu olan Hz. İsmail’i kurban etmesi emredilir.

Hz. İbrahim rüyasını oğluna anlatır, oda hemen “Emr olunduğun  şeyi yap inşallah beni sabredicilerden bulacaksın.”                  (Saffat Suresi 102)

Diyerek teslimiyet göstermiştir. Hz. İbrahim’in bu büyük imtihanına mukabil Efendimiz(S.A.V.)’in de rûhâniyeti zuhur ederek ehli beytinden  (Hz. Hüseyin dahil) 170 kişinin şehitliğini bilmesi, Şehâdetlerini kabul etmesi ve Hz. İsmail’e fedâ etmesi en büyük imtihan ve fedakarlık olmuştur (ki onların da makamı Mahmut’da Efendimiz (S.A.V) le beraber olmaları ümit edilmiştir.) Nitekim Hz. Hüseyin Küfeye hareket ederken güzel elbiselerini, bayramlıklarını giyinmişti ve “Ben şehit olmaya gidiyorum bundan büyük bayram olur mu?” Buyurmuştu.                                                                    (Z. Sunguroğlu sh. 35)

İşte kurban böyle tarihi ve esrarlı hadiseleri içinde barındıran bir vecibedir. Allah’ın Peygamberleri için bir imtihan olduğu gibi kullar içinde bir imtihandır. Bu imtihanın en büyüğünü Peygamberler vermiştir. Onların imtihanı gibi müminler de hem parasını feda etmeli hem de kendi niyetine, kendi namına, kendine bedel olarak kestiği kurbanla bu imtihanı kazanmalı, günahların afvına, Cenab-ı Hakk’ın hidayet ve rahmetine mazhar olmalıdır. Bundaki esrarı düşünmeli ve Allah’ın emrine boyun eğerek bu vecibeyi en güzel şekilde yerine getirmelidir. Hz. Üstazımız’ın buyurduğu gibi, “Kurbanlık hayvanlar da şehittir. Onlar Allah’ın emirlerine boyun eğerek kesilirler hayvan kesileciğini bilir, Mevlâ ona ilham eyler. Onun için kesmeden önce onu hırpalamamalı, sürüklememeli. Çünkü bu eziyet olur. Ona eziyet ise haramdır. Hayvanı keserken canı çabuk çıksın diye iliklerini dahi kesmek doğru olmaz o hayvan bizim için canını feda ediyor ne mutlu onlara. Keşke onun yerinde biz olsaydık, yani  onun gibi Allah yolunda can verseydik.”                 (Z. Sunguroğlu Sh.35)

Efendimiz (S.A.V) de kurbanlara hürmet ve tâzimi emrederek şöyle buyurdu:

Meali: “Kurbanlarınıza tazim edin, hürmetkar davranın ve büyültün; çünkü onlar sırat üzerinde sizin bineklerinizdir.”

İnsanlar aldıkları kurbanlık hayvanları zaman zaman birbirlerine gösterip, “beni taşır mı?” diye sormaları bundandır. Ama Ağabeyimizin buyurduğu gibi, “Sırat üzerinde onlara zahiren ata biner gibi binip boynuzlarından da tutup uçulmayacaktır. Kurban kesenin teslimiyetinden ve sevabından hasıl olan nuru ilahi kişiyi sırattan geçirecektir.”

Kurban’ın meşrû kılınmasındaki bir hikmet de sayısız nimetlere karşı Allah’a şükretmektir ve günahların bağışlanmasını dilemektir. Kurban kesilmekle hem kesen hem de diğer insanlar için, en temel gıda maddelerinden olan et ihtiyacı bakımından genişlik olur.  Bu yüzden sadaka-ı fıtırda fakire para verilirken, kurbanda kurban bedelinin fakirlere dağıtılması yeterli değildir. Gerçi her gün et ihtiyacı için yeryüzünde binlerce hayvan kesilmektedir. Ancak bunlardan, alım gücü olanlar faydalanıyor. Kurban etlerinden ise daha çok muhtaçlar faydalanmaktadır. Kurban kesilmesi müslümanlığa mahsus insani ve ictimai bir fedakarlıktır.   (H.Döndüren –Delilleriyle İslam İlmihali Sh. 606)

Bazı inançsız kimseler,  yedikleri etlerin nereden geldiğini düşünmeden kurbanı kan ve vahşet olarak takdim etmektedirler. Kurbandaki  inceliği  anlayamayan bazı itikâdı zayıf kimseler ise  nefsin ve şeytanın verdiği vesvese ile güya hayvanların kesilmesine acımakta  ve  bu propagandalara kanmaktadırlar. Bu ibadette bizim bildiğimiz veya bilemediğimiz nice esrarı İlâhi gizlidir. Ama biz hikmetini bilmesek bile Allah’ın emri olduğu için kurbanlarımızı keseriz. Rabbimiz bunlara en güzel cevabı vermiştir.

 

 

 

 

“Onların ne etleri ne de kanları hiçbir zaman Allah’a ulaşmaz. Fakat  ona sadece sizin takvanız ulaşır. Size verdiği hidayetten dolayı Allah’ı tekbir etmeniz içindir ki o bu hayvanları sizin istifadenize verdi. Habibim sen güzel hareket edenleri (emrime intisal edenleri) müjdele.”

(Hacc Suresi 37)

Bu bakımdan kurbanın ibadet ve teslimiyet icabı olduğunu anlamalıyız. Zaten Ayeti Kerimede  etlerin veya kanların değil de, müminin takvasının Allah’a ulaştığı ifade edilmektedir. Ve yine kurbanın, Allah’ın bahşettiği vücut, sıhhat ve hidayet nimetine karşı şükür olduğu anlaşılmaktadır.

Rabbimiz bir başka Ayetinde ise, şöyle buyurmaktadır:

“Biz kendilerini rızıklandırdığımız dört ayaklı hayvanlar üzerine, Allah’ın adını ansınlar diye, her ümmet için kurban kesmeyi meşrû kıldık işte sizin İlahınız tek bir ilahtır. O halde ona teslim olun. Habibim sen iteatkar ve mütevazi olanları müjdele.”                                                                                                                                                                                                                                                                                      (Hacc suresi 34)

Bu Ayette buyrulduğu gibi kurban kesmekten asıl maksat Allah’ın zikridir. Zira bizim varlık gayemiz Allah’ı bilmek, tanımak, ona kulluk edip yaklaşmaktan ibarettir. Efendimiz (S.A.V) ise Hz. Âişe (R.A.)’ın rivayet ettiği bir Hadis-i Şerifte  şöyle buyurmuştur: “Adem oğlu Kurban bayramı gününde kurban kesmekten daha sevimli bir işle Allah’a yaklaşabilmiş değildir.

Kanını akıttığı hayvan, kıyamet günü, boynuzları, çatal tırnakları ve kılları ile Allah’ın huzuruna gelecektir. Akan kan yere düşmeden önce Yüce Allah katında yüksek bir makâma ulaşıp karşılık görür. Bu bakımdan kurbanlarınızı gönül hoşluğu ile kesiniz.”        (İmam-ı Ahmed İbni Hanbel Müsnet, 5,239)

Kurban vecibesi ile hiç alâkası olmayan insanlara Rabbimizin bir cevabı da şu şekildedir.

 

“Habibim söyle ki, şüphesiz benim namazım, kurbanım ve diğer ibadetlerim hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir. Onun ortağı yoktur.”                                                                                                                                                                                                      ( Enam Suresi 162)

KURBANIN FAYDALARI:

Hz. Üstazımız kurbanın maddi ve manevi yedi mühim faydasına işaret etmiştir.

1-      Gadabı  ilâhiyi söndürür.

2-      Rahmeti ilâhiyi celb eder.

3-      Çok kurban kesilen bir memlekette harb olmaz (mesela Hz. Musa zamanında işlenen bir cinayet aydılatılamamış, insanlar birbiri ile harb edecek hale gelmişlerdi. Hz. Musa’ya mürâcat ettiler o da Allah a arz etti. Rabbimiz onlara bir ineği kurban etmelerini emretti ve onu kurban edince mucize ile suçlular bulundu ve insanlar arasında fitne ve harb çıkması önlendi. Kuran-ı Kerimin en uzun suresi olan Bakara Suresine adını veren olay, bu hadisedir.)

4-      Eğer bir insan hali vakti müsait olup da kurban kesmezse  muhakkak ki o adamın ya kendinden veya çoluk çocuğundan veyahut da malından, ticaretinden, servetinden ve varlığından bir kan çıkacaktır. (onun için bu vacib kurbanın dışında hem hizmetlerimizin selameti için, hem de şahsi sıkıntılarımızın, hastalıklarımızın, müşkülatımızın halli için zaman zaman kurbanlar kesmekteyiz çünkü Hz. Üstazımız, “Kurbanda İsm-i A’zam sırrı vardır.” buyurmuştur.)

5-      Kurbanda çoluk çocuk ve fakir fukara için umumi bir maslahat ve mutlak bir menfaat vardır. (Günümüzde bile kurbandan kurbana et görenlerin veya ete doyanların, insanların ekserisini teşkil ettiğini unutmayalım.)

6-      Kurban bayramında afvı umumi tecelli eder. (Cenab-ı Hakk hepimizi nail kılsın)

7-      (Kurbanı inkar eden) Allahsızların gayesi, neticesi ve sonu intihardır. Kendi kendilerini katl ederek ebedi cehenneme yuvarlanır giderler.        (Z.S.oğlu)



KURBANDA DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR

KURBANDA DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR

Kurbanın  fıkh’i yönünü genişçe anlatmaya sohbetimizin çerçevesi müsait olmadığı  için burada bazı mühim hususlara temasa etmek istiyoruz. Bilemediğimiz hususları ise kitaplardan ve ehlinden öğrenmeliyiz.

1-Kurban, aslî ihtiyaçlarından fazla olarak80 gramaltın veya 200 dirhem(640 gram) gümüşe (65 milyon civarında paraya) sahip olan kimseye vaciptir.

Ancak altın ve gümüş değerleri  günümüzde birbirinden uzaklaştığı için zekatta altın, kurbanda ise gümüş nisabının tercih edilmelidir. Ayrıca zekatta malın üreyici olması şartken kurbanda bu şart  yoktur. Bu bakımdan kadın veya erkeklerin her birerleri  buna malik ise kurban keser .

Hz. Üstazımız, “Bir kişiye kurban vâcib olmasa bile bir sene içerisinde taksitle kurban borcunu ödeyebilecek kişinin  kurban kesmesini” tavsiye buyurmuştur. Ve “O böyle yapınca umulur ki Cenâb-ı Hakk ona bir dahaki sefere kurban kesecek imkanı verir.” Buyurmuştur. Hal böyle iken taksitle birçok eşyaları alabildiği halde taksitleri ve borçlarını bahane edip kurban kesmemek büyük bir gaflet ve mahrumiyettir. Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurmuştur. “Kim imkan bulur da kurban kesmezse bizim namazgahımıza yaklaşmasın.”

2- Kurbanlık hayvanlar dört nevidir. Koyun, keçi, sığır ve deve. Manda sığır cinsine dahildir. Koyun ve keçinin bir seneyi, sığırın iki seneyi,  devenin de beş seneyi doldurmuş olması şarttır. Koyun bir seneyi tam doldurmasa bile annesi kadar büyüdüyse kurban olur. Keçi öyle değildir. Sığırda ise iki seneyi doldurup üçüncü seneden gün alma şartı vardır. ve buna dikkat edilmelidir. Umumiyetle öndeki süt dişlerini atması (kapak veya çapa atma) iki yaşını doldurunca olur. Onun için çok dikkat etmek ve mutlaka bilen birinin yardımı ile almak icab eder. İki yaşını doldurmayan  hayvanların pazarlarda çokça bulunması bizleri daha dikkatli olmaya zorlamaktadır.

Sığırda ortak kesen kimselerin etleri tartarak paylaştırmaları lazımdır. Göz kararı taksim caiz görülmemiştir. Onun  için dinimizin bu hükmünü hafife almamalıyız. Sığırda ortaklardan birinin niyeti kurban değil de sadece et olursa diğerlerinin de kurbanı kabul olmaz.                         (A. Erol  Kurban Risalesi)

Kurbanlık hayvanın buruk olmasında, boynuzlu veya boynuzsuz yahut boynuzunun yarı veya yarıdan azının kırık olmasında, şaşı, uyuzlu, deli, kulakları delinmiş veya enine yarılmış olmasında, kulaklarının uçları kesik, sarkık bir halde bulunmasında, dişlerinin azı düşmüş, dökülmüş olmasında bir beis yoktur.

Kurbanın her iki gözünün veya bir gözünün kör olması, dişlerinin tamamen veya ekserisinin dökük olması, boynuzlarından bir veya ikisinin kökünden kırık olması, kurban kesme mahalline yürüyemeyecek kadar topal veya hasta olması, kemikleri belli olacak şekilde zayıf olması, kulağının veya kuyruğunun ekserisinin olmaması, meme bezlerinde kopukluk olması durumunda bu hayvan kurban edilemez.

Kurbanın efdali ise semiz olanıdır. Bu hususta ne kadar cömert davranılsa yeridir. Çünkü Efendimiz(S.A.V) şöyle buyurur.

“Allah katında kurbanlık hayvan için verilen paradan daha sevimli bir para yoktur.”

3- Kurban keserken yapılan niyetin ehemmiyeti anlatılmıştı.

Hz. Üstazımız şöyle niyet etmeyi tavsiye etmiştir.

“Yarabbi niyet eyledim Rızâ-i Şerifin için kurban kesmeye. Benim şu vücudum çok kabahatler, çok günahlar işledi. Bu vücudumu sana kurban etmem lazım. Lâkin sen bunu haram kıldın. Bu günahkar ve âciz vücuduma bedel olmak üzere senin Rızâ-i Şerifin mûcibince, lütfettiğin bu kurbanı kesiyorum” diye dua edilir. Sonra besmele-i şerife ile

(                                                                                                                         )

Âyet-i  Celilesi okunup,

dedikten sonra hiç ara vermeden kesilir. Tekbir getirirken kurbanın boğazı sıvazlanır. Kesme işi hayvanın nefes borusunu, yemek borusunu bunların arasında bulunan iki şahdamarını kesmek sureti ile yapılır. Keskin bir bıçak ile hayvanın boğazına, aşağıdan yukarıya doğru sürülerek kesim yapılır.

Kesme sırasında Cenab-ı Hakkın besmeleyi vacib kılması, “ölüm her şeyden daha acı, zikrullah ise herşeyden tatlı olduğundan, kesme anında, hayvan Allahın ismini işitip Zikrin lezzetinden ölüm acısını duymadan ölmesi içindir.”

Eğer kişi başkasına kestiriyor ise ona vekalet verilir. Mümkünse başında bulunulur. Efendimiz Hz. Fatımaya “Ya Fatıma kurbanına şahit ol zira onun kanından ilk damla ile Cenab-ı Hakk,  senin bütün günahlarını afv eder.” Buyurmuştur. Kurban kesildikten sonrada iki rekat teşekkür namazı kılınır. Birinci rekâtta zammı sure olarak Kevser Suresi ikinci rekatta İhlas Suresi okunur.

4- Kurbanın her şeyi Allah yolundadır. Bu bakımdan başı, ayağı, yünü, yağı, eti, sütü,  derisi satılamaz, kasap ücreti olarak verilemez. Hz. Ali Efendimiz şöyle rivayet etmiştir. “Rasulullah (S.A.V) bana, kurban kesilirken develerin başında durmamı, derilerini ve sırtlarında ki çullarını (fakirlere) paylaştırmamı emretti ve onlardan her hangi bir şeyi kasap ücreti olarak vermeyi  bana yasakladı ve “kasap ücretini biz kendimiz veririz.” buyurdu.”

                                        (Müslim Hacc mevzuu Sh. 348) 

          Kurbanın etini de üçe taksim etmek, bir bölümünü kendine, aile fertlerine; bir bölümünü misafirlerine; bir bölümünü de fakir fukaraya, komşulara, bilhassa kurban kesemeyenlere dağıtmak müstehabdır. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır.

“onlardan yiyin ve eli dar olana ve yoksula yedirin”           (Hacc Suresi, 28)

          Eğer kişinin maddi durumu müsait değil ise etlerin tamamını kendi evine ayırabilir.

Cenab-ı Hakk bu vecibeleri rızasına uygun şekilde ifayı hepimize nasip eylesin. Bayramınız şimdiden mubarek olsun.

 



MERASİMLERİMİZ

MERASİMLERİMİZ

 

 Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir nümûnedir.

(Ahzab Suresi-Ayet 21)

Muhterem Kardeşlerimiz !

Bir müddettir, hep Sevgili Peygamberimizin (S.A.V.) Sünnet-i Seniyyesi üzere yaşamak, hayatımızı ona göre tanzîm etmekle alakalı mevzûları işlemeye çalışmaktayız. Ancak mevzûnun ana hatlarını dâhi bitirebilmiş değiliz. Çünkü, anlatıldığı gibi Sünnet, bir hayat tarzıdır. Sünnet üzere yaşamak  hayatın her safhasında Rasûlullah (S.A.V.)’i örnek almak, onu takip etmek demektir. Okuduğumuz Ayet-i Kerimede de Rabbimiz; Zikir ehli için, ismi Zatı çok zikredenler için, Cennet ve Cemali İlahiyi arzu edenler için, Rasûlüllah (S.A.V) i örnek göstermiştir. Bizim için Allah Rasûlü her hususta tam bir nümûnedir. O, örnek alınınca insanlar dünya ve âhirette yükselmiş, selâmet ve saadete ulaşmıştır.


 

“Habibim onlara söyle, eğer Allah’ı sevdiklerini söylüyorlarsa bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin” buyurmuştur.                                                                              (Âli İmran Ayet 31)

Bu da yukarıdaki Ayette olduğu gibi bizlere; Efendimizin Sünnetine göre yaşamanın, Allah’ın rızasını kazandıracağını beyan etmektedir. Onun sevgisini ve rızasını kazanmak bizim için en büyük nimettir. İmam-ı Rabbani Hz.leri “kazandığım her şeyi sünnete tabi olmaktan dolayı kazandım” diye ifade etmiştir

(Altun Silsile, S:355).

Bu öyle bir yol ki her hususta Allah’ın Rasûlüne uyulmalı âdeta Allah Rasûlü’nün ayağının izi takip edilmelidir. İmam-ı Rabbani Hz. leri nin buyurduğuna göre, “Rasûlüllahın sünneti olduğu için öyle vaktinde azıcık uyumak, (yani gaylule) sünnetin dışında kendi kendine yapılan bir çok nafile ibadetten daha hayırlıdır.” Rasûlüllah (S.A.V) in sünnetine sarılanlar maddeten ve mânen ilerlemiştir. Bu hususta birkaç örnek arz etmek istiyoruz.

Sultan Ahmet Camii gibi eşsiz bir eseri bizlere, Müslüman Türk milletine kazandıran, 14 yaşında tahta geçip 14 sene hükümdarlık yapan, Osmanlı devletinin 14’ncü Padişahı olan Sultan I. Ahmet han Hz. leri, sevgili Peygamberimizin sünnetine tam bağlıydı. Bu bağlılık ve muhabbetinden dolayı Topkapı sarayında bulunan, Efendimizin ayak izinin (veya nalinlerinin)resmini çıkartmış ve onu tacının içinde taşımış ve o ayak izine de şu şiiri yazmıştır.

No’la tacım gibi başımda taşısam daim

  Kadem-i Pakini ol Hazreti şah-ı Rasulun

     Gül-ü gülzar-ı nübüvvet o kadem sahibidir

             Bahtiya ! durma Yüzün sür kademine ol gülün.

Efendimizin ayağının izini başına tâc eden, hayatının her safhasında onun izini, onun yolunu takip eden bu mübarek zat; sevgili Peygamberimize bu bağlılığı sayesinde genç yaşta velilik rütbesiyle şereflenmiş, aynı zamanda Osmanlının duraklama devresinde olmasına rağmen çok başarılı bir dönem geçirmiş, çok hayırlı hizmetlere sebep olmuştur.

                                                   (Ö.Faruk YILMAZ, Belgeleri ile Osmanlı Tarihi, C.2 – S.298)

Yine Osmanlı devletine 8 sene gibi kısa bir zamanda en çok toprak kazandıran Yavuz Sultan Selim Mısır seferinde Sîna çölünü geçerken bütün ordu atların üzerinde yazın kavurucu sıcağında ilerlerken bir ara Padişah atından inip yürümeye başladı. O inince ona hürmeten diğer komutanlar sonra da bütün askerler atlarından indiler. Bir müddet sonra vezirler sultana müracat ederek şöyle dediler: “Efendim siz attan indiğiniz için bütün ordu yaya yürüyor. Binseniz de askerler de boşu boşuna yorulmasalar” sultan onlara şu cevabı verdi. “Şu anda önümde sevgili Peygamberimiz (S.A.V), onun arkasında da Hulafâi Râşidin Efendilerimiz yaya yürüyerek bize yol gösteriyorlar. Onlar yaya olarak yürürlerken ben nasıl ata binerim.” Ve o güne kadar geçilememiş Sîna çölünü bu mânevi rehberler sayesinde 13 günde geçerek bu seferinden de muvaffakiyetle dönmüştür.

(Ö.F.YILMAZ,a.g.e.  S.42)

Böyle bir mevzûda iki tarihi misalle anlatılmak istenen şudur:

Dünyevî rütbelerin zirvesinde olan böyle mübarek zatlar, bu işi gurur ve kibir meselesi yapmayıp, Sevgili Peygamberimize tâbî olmayı her şeyin üstünde tutmuşlar,buna karşılık maddî  ve manevî her sahada muvaffak olmuşlardır. “Dünya bir padişaha belki çoktur ama, iki padişaha da az olacak Allah’ım” diyecek kadar büyük he8defleri olan bu padişah Şeyhülislamı olan, dîni temsil eden zembilli Ali Efendinin fetvaları karşısında yani dînin hükümleri karşısında, en kesin kararlarından dönebilmiş, dervişane bir şekilde boyun bükebilmiştir.

      (Aynı eser S.66 . Ayrıca bk. Osman TURAN Türk Cihan Hakimiyeti Mefküresi Tarihi)

Hal böyle olunca, hayatın her sahasında, her mevzuda bütün faaliyetlerimizde Sünnet üzere yaşamak, sünnete tâbi olmak en büyük hedef olmalıdır. Yaşadığımız devrin8 şartları bu işe hiç de elverişli olmayabilir. Ama ecir ve sevabının ne kadar büyük olduğu daha önce anlatılmıştı. Bunun için, gayret etmek, hemen çözülmemek, insanlarla kavga ederek değil ama, “Ne yapalım oğlan, kız, dünür böyle istiyor” şeklinde bir mazerete de sığınmadan faaliyetlerimizde dînî ölçülere riâyet etmeliyiz. Bu Allah yolunda cihat, Allah’ı zikir ve ibadettir. Allah’ın rızası bundadır. İmam-ı Rabbani Hz.leri şöyle buyurur “Şayet şu dünyanın tamamı bir kişinin olsa ve hepsini vermekle Allah’ın rızasının kazanılacağı bilinse bunu ganimet bilip hepsini hemen vermek lazımdır.

 

          Dünyanın tamamını verip de Allah’ın rızasını kazanmak: kırık testi parçalarını, çanak çömlek parçalarını vererek karşısında dolu dolu, külçe halinde mücevherat almaya benzer” bu bakımdan Allah’ın rızasını ve sevgisini kazandıracak amelleri, faaliyetleri ganimet bilmeliyiz.

Bu bakımdan özellikle yaz aylarında düğün ve sünnet cemiyetleri çoğalacağı için buralarda dikkat etmemiz gereken bazı hususları hatırlatmakta fayda görüyoruz:

          1- Dünyanın her yerinde Müslümanlar belli adetlere, gelenek ve göreneklere sahiptirler. Her yörenin kendine göre düğün, sevinme ve başka adetlerinin bulunması tabiidir. Hepsinin aynı şekilde düğün yapması mümkün değildir. Ancak hepsi aynı prensiplere bağlı ve sahip olmalıdırlar. O halde  Rabbimizin;

           

“Allah size hoş ve temiz olan şeyleri helal kılmıştır”

(Mâide Suresi Ayet 4)

 

Ayetinin ifâde ettiği mâna ile Sevgili Peygamberimiz (S.A.V)’in ve Ashabının yaptığı düğünler ve Efendimizin bizlere emir ve tavsiyleri bizim için temel prensiptir.

2-  İster düğün olsun isterse sünnet cemiyeti  olsun, evvela niyetimiz Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır. Böyle olunca bu bir ibadet olur.

Bu bakımdan çocuklarını evlendirenler, Rabbimizin

“Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah, kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah, (lütfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir.”         

(Nur Suresi Ayet 32)

Ayetinin emrine boyun eğerek yaptıklarını düşünmelidir. Evlenen kişilerse Allah rızası için, Allah’ın emrettiği şekilde yaşamak için evliliğin getirdiği mükellefiyetleri ve mesuliyetleri yerine getirmek üzere evlendiklerini niyetlerine almalıdırlar.

Eğer merâsim sünnet merasimi ise, çocuğunu sünnet ettiren Müslüman sünnetin mâna ve ehemmiyetini bilmelidir. Sünnet ameliyyesi, tarihin başlangıcından beri insanların bildikleri ve İslâm dîni gelinceye kadar da yapageldikleri eski bir ameliyyedir. İbrahim (A.S.) ‘ın ilk sünnet olan kimse olarak bilinmesi bunun ne kadar eski bir sünnet olduğunu ortaya koymaktadır.

(Kurtubî- El-Câmi  2/98)

Sünnet, Allah’u Teala’nın İbrahim (A.S) ın lisanıyla meşrulaştırdığı “Hanif’ liğin tamamındandır. Öyle ki Allah, kalpleri iman ve tevhid ile, bedenleri de sünnet olmak, bıyıkları kısaltmak ve koltuk altlarını temizlemek şeklindeki fıtrat kalıbı ile şekillendirmiş sonra da;

 “Ben seni insanlara imam yaptım”                                  (El Bakara Ayet  124)

emri ilahisiyle, ona tâbi olmayı emretmiştir. Çünkü sünnet olmak, fıtratın başı, İslam’ın şiârı, beşeriyetin ünvanıdır; Müslüman onunla gayri müslimden ayrıt edilir.

İbni Abbas (R.A) “Sünnet olmayanın namazı kabul olmaz kestiği hayvanın da eti yenmez” buyurmuştur.                                                               (Terbiyetül Evlat 1-109)

“Sünnet olan mümin, Allah’a has kulluğu ikrar, emirlerine imtisal, hüküm ve saltanatına boyun eğmiş olur. Onsuz İslam eksik, amel noksandır.”

(Kuran-ı Kerimde Adabı Muaşeret ve görgü kuralları Sh. 385 M. Zeki DUMAN)

Sünnet için iki vakit vardır. 1- Vâcib olan vakit 2- Müstehab olan vakit

Bülüğ çağı vacib olan vakit , bülüğ çağından önceki zaman ise müstehab olan vakittir. Toplumumuz içinde çocuğun velisi tarafından büluğ çağına ermeden sünnet ettirilme adeti bu kanaatin yaygın ifadesidir. En uygun olanı,7 yaş ve civârıdır.

(Doç.Dr İbrahim CANAN terbiye Sh.90– Adabı muaşeret ve görgü kuralları Sh.286)

İşte çocuğunu sünnet ettiren Müslüman yaptığı bu işin bir ibadet olduğunu düşünerek bunun şuuru içinde olmalıdır.

Gerek evlenme gerekse sünnet için yapılan bu davete iştirak edenler de Allah rızası için mümin kardeşinin sevincine ortak olmak düşüncesiyle davete icâbet ettiklerinin şuurunda olarak gelmelidirler.

Çünkü Sevgili Peygamberimiz (S.A.V)

“Müminin mümin kardeşine vazifesi beştir. 1- Selam verdiği zaman selamını almak                   2- Hastalandığı zaman ziyaret etmek 3-Cenazesine iştirak etmek 4- Aksırdığı zaman “Elhamdülillah” dediğinde ona “Yerhamükellah” demek  5-Davet ettiğinde icabet etmek (bir rivayete göre altıncısı da  “hayırlı nasihatler da bulunmak” tır.)

                                        (Buhari, Müslim vd. Hadisi Şerif Ansiklopedisi C.9 Sh.333)

Silsile-i Sadatımızdan Ubeydullah-ı Ahrar Hz. leri “Bir müminin diğer bir mümin kardeşini sırf Allah rızası için ziyaret etmesi, bir çok nâfile hac yapmaktan hayırlıdır” buyurmuştur. O halde gelenler de bu niyetlerle iştirak ederlerse ibadet sevabı  kazanmış olurlar.

3-Dikkat edilecek diğer bir husus da, her yönüyle  ibadet değeri taşıyan bu işi zorlaştırmamaktır. Evlilikte lüzumsuz ve hırslı istekler evlenen taraflara sıkıntı verir. Karşı taraftan daha çok tâviz koparma düşüncesi, evlenen çiftlere fayda yerine zarar getirmektedir. Hatta bazen düğüne yakın bir zamanda işlerin bozulmasına ve ayrılmaya sebep olmaktadır. Evlatlarını Allah rızası için evlendiren kimselere bu tür basitlikler hiç yakışmaz.

4-Evlenen kimselere yardımcı olmak, eşin dostun, hediyeler getirmesi de güzel bir yardımlaşma örneğidir. Sevgili Peygamberimiz (Sadece düğünler için değil müslümanlar arasında sevgi ve muhabbetin artmasına sebeb olan) hediyeleşmeyi teşvik etmiştir. Bu hediye yine Allah rızası için, evlenen kimselere, düğün veya sünnet yapanlara bir kolaylık olması için verilir. Ve bunda bütçeyi zorlayıp aşırıya ve gösterişe kaçılmamalıdır. Hediyenin ağırlığında, hediye alan kimsenin maddi durumu, düğün sahibi ile yakınlığı mühimdir. Ancak fakir ve muhtaç kimselerin daha çok gözetilmesi lazımdır.

Ecdadımız bu hususa çok ehemmiyet vermiştir. Öyle ki, fakir gençleri evlendirmek, fakir kızlara çeyiz hazırlamakta yardımcı olmak için vakıflar bile kurmuşlardır. Ecdadımızın zenginleri böyle idi

Günümüzde ise dînî bir kaygı taşımayan, kültür seviyesi düşük bazı zenginlerin düğünlerinde “Takıların” yerlere kadar sarktığını, dolarların, markların havalarda uçuştuğunu zaman zaman basından görüp duymaktayız. Bu tür görgüsüzlükler havadan para kazanan câhil insanlar için belki normal karşılanabilir. Ancak alın teri ile helalinden para kazanan, yaptığı her şeyi Allah rızası için yapan insanların, eğlencesi de, yardımlaşması da Kitap ve Sünnete uygun bir güzellikte olmalıdır.

İşte bununla ilgili güzel bir hatıra nakletmek istiyoruz.

Ankara, Beypazar’lı Merhum Hacı Bahaeddin  Amcamızın evinin yakınında bir düğün olur. Köyden ilçeye çok fakir bir gelin gelmiştir. Bahaeddin amcamızın hanımı bunları ziyaret eder. Hiçbir şeyleri olmadığını görünce çok hislenir. Hemen evine gidip, güzelinden yatak, yorgan, yastık, kilim vb. şeyler getirip o gençlere hediye eder, onların gönlünü alır. Aradan birkaç gün geçince, bir sabah evlerinin kapısı çalınır. Bahaeddin amca kapıyı açınca birden Hz. Üstazımızı karşısında görüverir. Hemen buyur eder.  Hz. Üstazımızın ilk sözleri bu âni gelişin sebebini anlatmaktadır. Buyurur ki; “Hacı Bahaeddin, siz ne yaptınız? Şu birkaç gün içerisinde ne gibi bir amel işlediniz de Cenâb-ı Hakk sizlerden çok razı ve memnun oldu?” Hacı Amca düşünür bir şey bulamaz, sonra hanımına sorar (Amcanın Hanımı da büyük bir velidir) O da birkaç gün önceki evlenen çifte yaptığı yardımları anlatır. Hz. Üstazımız: “Tamam şimdi oldu. İşte o gariplere yaptığınız bu iyilikten Cenab-ı Hakk çok razı ve memnun oldu. Ben de bunu size müjdelemek ve sizi tebrik etmek için kalkıp buraya kadar geldim” buyurur.

Ne demişler, “Cennet bahâ ile değil, bahâne ile kazanılır”

II. BÖLÜM

5- Düğünlerde insanlara ziyafet vermek sünnettir.

Peygamber Efendimiz(S.A.V) Ashab’dan düğün yapan Abdurrahman bin Avf’a “Allah sana mübarek kılsın, bir koyunla da olsa düğün ziyafeti yap” buyurmuştur.                                                                                                                

                                                                                (Tuhfetül Ahzavi C.4 Sh. 216)

Yine Hz. Ali (K.V.) ve Hz. Fatıma’nın (R.A.) düğününde Efendimiz (S.A.V) Sa’d Bin Ubâde’nin hediye olarak gönderdiği koyun ile Hz. Ali’ye çarşıdan aldırdığı hurma, tereyağı ve süzülmüş yoğurttan bizzat kendileri (mübarek elleriyle) yemek hazırladı ve Hz. Ali’ye: “Ya Ali git kendi dostlarını ve benim Ashabımı davet et” buyurdu. Hz. Ali Ashabı çağırdı, davetliler onar onar gelip yediler. Bu yemekten 700 kişi karnını doyurdu.                            (Mehmet EMRE İslam da kadın ve aile Sh.73)

Sevgili Peygamberimiz düğün yemeğini teşvik ederek  şöyle buyurmuştur: Düğün yemeğinden yiyiniz; Çünkü düğün yemeklerine cennet taamlarından 20 miskal hisse katılır. (Muhtar-ul Ehadis  )

Başka bir hadis-i şeriflerinde ise  “Düğün yemeğinde  cennetin kokusu bulunduğunu” ifade etmişlerdir. Hz. Ömer (R.A.) bu Hadis-i şerifleri izâh ederken “Çünkü düğün yemeği üzerinde Hz. İbrahim’in ve Peygamber Efendimizin duası vardır.” buyurmuştur.  (Kenzul Ummal – 45621)

Ancak bu yemeğe sadece zenginler dâvet edilmemeli. Fakir fukara mutlaka ihmal edilmemelidir. (Hele hele küçük  yerlerde herkes bir birinin komşusu veya tanıdığı olduğu için bu ihmal veya ayrım çok mahzurludur.)

Nitekim Sevgili Peygamberimiz (S.A.V) “En kötü ziyafet, zenginlerin çağrılıp, fakirlerin ihmal edildiği düğün yemeğidir” buyurmuştur.       (Sahihi Buhari 72 6/144)

Bu yemeklerde taşkınlık ve azgınlığın ve haram şeylerin olmaması gerektiği zaten bilinmektedir.

Aynı anda birkaç  yerden davet vaki olursa, tercih ilk çağıranındır. Sıralamada evinin yakınlığı, sonra komşuluk, daha sonra akrabalık, sonra da dindarlık gözetilir. Bütün bunlar müsâvi olursa kurra atılır. Ancak davet edilen yere mazeretinden dolayı gidemeyecek kişi, davet sahibinden özür dileyerek gönlünü almalıdır. Çünkü dâvete icâbet sünnet (Hatta bir rivâyete göre vacib)tir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) yukarıdaki Hadis-i şerifin devamında, “Kim dâvete icâbet etmezse cidden Allah ve Rasûlüne isyan etmiştir.” buyurmuştur.                     (Sahihi Buhari 72 6/144)

6- Düğünü ilan edip insanlara duyurmak

Düğünlerin (veya nikahların) gizli kapaklı , birkaç kişi arasında yapılması insanların şüphesini çekebileceği gibi, her türlü istismara da açık bir durumdur. Günümüzde bilhassa üniversitelerde okuyan, İslâmî temâyülü olan geçler arasında bu tür hatalara rastlanmaktadır. Okuldan sonra evlenme vâ’di veya düşüncesi ile,  iki  şahit ile nikah kıyılıyor, sonra talebelik  boyunca evli gibi beraber yaşanıyor; fakat okullar bitince (bilhassa erkek tarafından) “Ailemi iknâ edemedim” vb. türlü bahanelerle bu iş bırakılıyor. Bu da açıkça dînî nikahı istismardır. Aslında dînî nikah, Allah’ın emriyle  ve usulüne uygun olduğu için, dinen helal olmanın hakîkî meşru sebebidir. Ancak  bu mânevi akit, şu anda gerekli hukukî müeyyideye sahip bulunmadığı için, iş tam kesinleşmeden, aileler arası mutabakat sağlanmadan ve hatta resmî muameleler yapılmadan (veya o aşamaya gelmeden) dînî nikah yapmak doğru bulunmamaktadır. Muhterem büyüğümüzün tavsiyesi de bu istikamettedir.

Geçtiğimiz senelerde, insanların dîni duygularını kötüye kullanan, bâzı sözde cemâat liderlerinin (güya) Şeyhlerin dînî nikah müessesesini istismar ederek Müslüman kadınları nasıl tuzağa düşürdükleri,  olanca vehâmeti ve çirkinliği ile  görülmüştür. Bunun için Sevgili Peygamberimiz, tavsiye mahiyetinde olarak şöyle buyurmuştur: “Nikahı ilan ediniz. Nikah akdini Mescitte yapınız ve onun duyurulması için defleri çalınız”, “Nikahta helal ile haram arasını ayıran def ve sestir.” (yani insanlara duyurmaktır.)                                                                              (İbn-i Mace C.1Sh.300)

7- Düğünler neşeli ve mesut zamanlardır. Bu bakımdan, insanların meşrû hudutlar dahilinde, dinimizin yasakladığı şımarıklık, taşkınlık ve haramlara dalmadan, İslâmî ölçüler çerçevesinde eğlenmeleri, ilâhî vb. şeyler söylemeleri, (gelin alınca arabaların korna çalmaları) gelin inerken çerez serpmeleri gibi şeylerle sevinçlerini ortaya koymaları güzel görülmüştür.

Ancak, dînimizin açıkça yasakladığı kadın erkek2 karışık eğlenceler, içki âlemleri vb. haller, düğün gibi kutsal bir merâsime necâset bulaştırmaktır. Bu hususta dikkatli olunmalıdır.

“Böyle şeyler hayatta bir defa oluyor, onun için felekten bir gün çalalım” diye haramlara dalmak yerine şöyle düşünmeli :“Böyle şeyler hayatta bir defa oluyor, onun için bunu Cenâb-ı Hakkın rızasına uygun icrâ edelim. Allah’ın huzurunda mahcup olmayalım sonra telâfî edemeyiz.”

Çocuğunun, sünnetinde düğününde, haramlara ve isyanlara dalmak o çocuğu bizlere nasip edip mürüvvetini gösteren Allah’a karşı âdeta şöyle demek olur. “ Ya Rabbî sen bize bu çocuğun mürüvvetini göstererek lütufta bulundun; ama biz sana isyan edip nankörlük ederiz”

Hz. Üstazımız (K.S.) zamanında, komşularında vâki bir düğün merâsimine o zaman henüz küçük yaşta olan ablalarımız, gitmek için izin isterler. Hz. Üstazımız (K.S.) “gitmeyin” buyurmaz. Ancak şöyle buyurur: “Siz oraya gittiğinizde rûhânîler resminizi çeker de bana getirirse ben üzülür, mahcup olurum.” Onlar da gitmekten vaz geçerler. Hal böyle olunca bizler de her halimizin ilâhî kameralara kaydedildiğini  unutmamalıyız.

“Muhakkak sizin üzerinizde muhafaza edici melekler vardır. Kiramen katibin, ne yaparsanız hepsini bilirler”                                            (İnfitar Suresi Ayet 10-11-12)

O halde Allah’ımızın , Rasûlullah’ımızın  ve Hz. Üstazımızın huzurunda bizleri mahcup edecek, mahşerde bizleri utandırıp pişman edecek  kayıtlardan sakınmalıyız.

Mevzumuzu Asr-ı Saadetten bir kıssa ile tamamlayalım.

Sevgili Peygamberimiz, Ashabından bazıları ile sohbet ederlerken huzurlarına bir Sahabî girer. Tam bir hürmet ve edeple Efendimizin yanına kadar gelip şöyle der: “Ya Rasûlallah! Kızımı nikahlayacağım bunun için hazırlık yapıyorum. Ancak kızımın çeyizinde zât-ı Âlilerinizin (küçük de olsa) bir hediyeniz olmasını arzu ediyorum.” Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz (S.A.V), üstüne başına bakar, verecek bir şey bulamaz. Sonra yanındaki diğer Ashabına bakınır. (onlarda olan bir şey varsa ödünç almak ve bu sahabiyi boş çevirmemek ister) Ancak yanındaki Ashabda da o anda hediye verecek bir şey bulunmamaktadır. Hediye isteyen sahabî ise huzurunda boynu bükük beklemektedir. Sevgili Peygamberimiz, verecek bir şey bulamamanın verdiği üzüntü ile terler, mübarek terleri her tarafını ıslatır. Bunun  üzerine cebinden mendilini çıkarıp, anlındaki ve yüzündeki terleri siler ve bu mendilini, huzurunda kemâl-i edeple hediye bekleyen sahâbi’ye verir “ Bunu kızımızın çeyizine koy!” der. O da teşekkür ederek sevinçle huzurdan ayrılır. Sevgili Peygamberimizin misk kokulu mübarek terini sildiği bu mendil, evlenecek kızın çeyiz sandığına îtinâ ile yerleştirilir. Ve o andan itibaren o sandıktan evin içini misk gibi güzel bir koku doldurur.  Hatta bu koku evin dışına,  sokağına kadar yayılır. Yıllarca bu hal böyle devam eder. Öyle ki insanlar zaman zaman o güzel kokuyu almak için bu evin etrafında gezinirler. Bu sebeple bu eve (Güzel kokuların geldiği ev) manasına gelen  “Beytü’l- Mütayyibin” denir.

Muhterem kardeşlerimiz!

Sevgili Peygamberimizin (S.A.V.) hediyesi olan mübarek mendili sandığında muhafaza eden kişinin evinin misk gibi kokması ve hatta bu güzel kokunun  sokaklara kadar taşıp insanların bundan istifade etmesi, bizim için çok mânidardır. Efendimiz (S.A.V) in en büyük mucizesi ve hepimize hediyesi  Hz. Kur’an ve kendi sünneti seniyyesidir. Bu hediyelere sahip olan, Hz. Kur’anın hükümlerini, sünneti seniyyeyi, sevgili Peygamberimizin ve vârislerinin güzel ahlakını içine sindire sindire yaşayan insanların, böyle mümin erkek ve kadınların evlerinde, nasıl bir saadetin ve huzur kokularının bulunacağını; bu güzelliklerden, bu huzur ve saadetten hem kendilerinin hem de insanların  nasıl istifâde edeceğini siz aziz kardeşlerimizin yüksek takdir ve anlayışlarına havâle ediyoruz.

Muhterem Kardeşlerimiz !

Gecelerin iyice kısalması ve yaz telâşının başlaması münâsebetiyle  sohbetlere ara vermek mecburiyetinde kalıyoruz. Uzun bir süredir günün, zamanın şartlarını, kardeşlerimizin ihtiyaçlarını göz önüne alarak tesbit ettiğimiz mevzularda sizlere yardımcı olmaya çalıştık. Takdir edersiniz ki böylesi nezih bir cemâatte ilim ehli insanlar çoğunlukta olduğu gibi, dînî bilgiler bakımından zayıf olan kardeşlerimiz de vardır. Sohbetleri hazırlarken her seviyeye hitâp edecek ortak bir nokta bulmaya çalıştık. Ancak ilmî yönden en zayıf olanımızın da anlayacağı kadar açık ve net yazmaya çalıştık. Sohbetlerde anlaşılmayan  veya kafamızı kurcalayan hususlar olursa bunların ehil kimselerden lütfen öğrenilmesini istirham ederiz. Çünkü yanlış bir bilgiye veya telkine sebep olmaktan korkarız ve bundan Merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’a sığınırız.

Bölgemizde, yaz boyunca hatimlerde takvim yapraklarının okunup izâh edilmesi tavsiye edilmektedir. Takvim yaprakları büyük bir titizlik ve îtinâ ile hazırlanmış ve bizlerin istifâdesine sunulmuştur. Muhterem büyüğümüzün tâbiri ile, “Yerinden koparılınca dürüp, bükülüp atılması için değil; okunup istifâde edilmesi için” hazırlanmıştır. Kendi evlerimizde de her gün âile fertleri ile beraber okuyup müzakere etmeliyiz.

NOT: İçersinde  bulunduğumuz  ay, kamerî ayların ikincisi olan Safer ül Hayr ayıdır. Bu ayın son Çarşamba gecesi veya gündüzü; âfât-ı semâviyye ve âfât-ı araziyye den muhafaza olmak için, iki rek’at namaz kılınır:

Her rek’atta 1 Fatiha , 11 İhlâs-ı şerif okunur.

Namazdan sonra en az 11 İstiğfâr-ı şerif ve 11 Salat-ı Münciye okunur.

Depremlerin ve “Tabii” âfetlerin çokça vuku bulduğu bu günlerde kardeşlerimizin bu namazı ihmal etmemesi, gelebilecek bu tür sıkıntılardan Allah’a sığınması tavsiye olunur.

Cenâb-ı Hakk, Son nefesimize kadar, son nefesimiz de dâhil olmak üzere feyzinde, nurunda îman ve hidayette, rızasına uygun hizmette dâim kılsın.” AMİN



MİRAÇ

MİRAÇ

Noksan sıfatlardan münezzeh, kemâl sıfatlarla muttasıf olan Zât-ı Ecelli A’lâ en has kulu olan Habîbini, gecenin küçük bir cüz’ünde Mescîd-i Haram’dan Mescîd-i Aksâ’ya götürdü.  O Mescîd-i  Aksâ’ki etrafını,mâddi ve mânevi müzeyyenât ile Habîbimize,mûcizelerimizden bazısını gösterelim diye süsledik.Şüphe yok ki, her şey’i hakkıyla gören ve işiten Allah’tır.

 (Sure-i İsra Ayet l )

Muhterem Kardeşlerimiz !

Önümüzdeki Cumayı Cumartesi ye bağlayan gece Mi’raç kandilini idrak edeceğimizden bu haftaki sohbetimizde Mi’raçla alakalı mevzulardan bahsetmek münasip olacaktır.

Cenâbı Hak insanlar arasından seçtiği Peygamberlerden bir kısmına ruhâni ve mânevi Mi’raçlar ihsan buyurmuştur. Hz. İbrahim’e göklerin melekûtünü göstermiş, Hz. Musaya Tur-i Sinâda tecelli etmiştir. Bunlar birer ruhâni mi’raçtır.

Enbiyanın serdarı Efendimiz S.A.V’e nasip olan isrâ ve mi’raç ise en kâmil şekilde ruhâni ve cismâni olarak vuku bulmuştur. Kısaca tarif etmek icap ederse ;

Mİ’RAÇ: Peygamber Efendimiz (S.A.V) in ilâhi saltanatı seyretmek üzere Allah’ın davetine icabetle eşsiz bir mûcize olarak göklere ve daha nice Âlemlere seyahat etmesidir.

Bu akıllara durgunluk veren büyük mûcizenin gerçekleşmesinin maddi ve mânevi bir çok sebepleri ve hikmetleri vardır. Bunlardan birisi Efendimiz (S.A.V )in o sene karşılaştığı üzücü hadiselerdir. Evvelâ zâhiri himâyecisi olan amcası Ebû Tâlibi, ondan kısa bir zaman sonra hayat arkadaşı en büyük destekçisi Annemiz Hz. Hatice’yi kaybetti. Bunu fırsat bilen müşrikler Ebû  Tâlib’in sağlığında yapamadıkları zulmü ve işkenceleri yapmışlar, Allah Rasülünü göz açamaz hale getirmişlerdi. Efendimiz (S.A.V), tebliğ vazifesini ifâ etmek hem de yoğun baskılardan bir nebzecik olsun nefes alabilmek için Tâif’e gitti. Orada  da çok şiddetli sıkıntılarla karşılaştı. Bu sene İslâm tarihinde hüzün senesi olarak ifade edilmektedir.

İşte Mi’raç mûcizesi; böylesi hüzünlü bir zamanda Cenâbı Hakkın Habibini teselli için ona yedi kat gökleri, arş, kürs, meleküt ve daha nice âlemleri gösterip ikrâmlarda bulunmasıdır.

Sebebine kısaca temâs ettikten sonra bu hâdisenin nasıl cereyan ettiğini hatırlamış olalım.

BİRİNCİ SAFHA:

Efendimiz (S.A.V) in Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâya kadar götürülmesidir ki yukarıdaki Âyeti kerimede bu anlatılmaktadır.

Bu yolculuk Burak üzerinde olmuştur. Mescid-i Aksâda bütün Peygamber ve Evliyânın ruhları Efendimizi istikbâl ettiler. Efendimiz onlara imamlık yaptı. Cebrâil (A.S) da müezzinlik yaptı.

 

İKİNCİ SAFHA:

Mi’raç isimli mânevi bir asansörle Birinci kat semâya kadar çıkmasıdır. Efendimiz O nun  hakkında, “Mi’raç gördüğüm şeylerin en güzelidir.” Buyurmuştur.Bununla birinci kat semanın kapısına gelince Hz. Cebrail birinci kat semanın kapısını tıklattı. İçerden;

“Kimsin” denildi.

“Cebrâil’im”

“Yanındaki kimdir?”

“Muhammed (S.A.V ) dir. ”

“Ona gelsin diye bir haber gönderildi mi?”

“Evet” Bunun üzerine gök kapısı açıldı.

(Burada bir incelik ve âdap dersi vardır. Cebrâil (A.S) devamlı oradan geçtiği ve Meleklerin en büyüklerinden biri olduğu halde kapıyı tıklatıp müsâade istemiştir. Diğer bir husus ise; Efendimiz (S.A.V)  kâinatın Efendisi ve Allah’ın hususi davetlisi olduğu halde kim olduğu ve izinli olup olmadığı sorulmaktadır.)

Bunun üzerine gök kapısı açıldı. Dünya Semâsının üstüne çıktılar.

Efendimiz şöyle naklediyor.

“Bir de baktım ki vazifeli  melekle bir yerdeyim. Beraberimde yetmiş bin melek bulunmaktadır. Bunların her birinin emrinde yüz bin melek vardır. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) in bu manzara karşısında

“Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilemez” mealindeki Âyeti kerimeyi okudu.                                                                          Sûre-i Müddessir Âyet 31

Birinci kat semâda Âdem (A.S) la karşılaşıp selâmlaştıktan sonra, kendisine; evvelâ  müminlerin ve Allah yolunda cihât edenlerin büyük kazançları arz olundu Efendimiz (S.A.V.) buna çok sevindiler. Daha sonra yetim malı yiyenlerin, gammazlık, yapanların, zina edenlerin, fâiz ve tefecilik yapanların, fuhuş ile iştigal edenlerin, zekâtını vermeyenlerin, söylediklerini yapmayan âlimlerin, mahrem yerlerini örtmeyen kadınların, söz verip sözünde durmayanların feci halleri temsilen gösterildi. Efendimiz (S.A.V.) bunlara da çok üzüldü.

ÜÇÜNCÜ SAFHA: Oradan Melâike-i Kirâmın kanatları üzerinde ikrâm ve ihtiramla yedinci kat semâya kadar çıktı. 2. Kat semâda Hz. Yahya ve Hz. İsa . 3. Kat semâda Hz yusuf  4. Kat semâda Hz. İdris 5. Kat semada Hz. Harun 6. Kat semada Hz. Musa 7. Kat semada ise Hz. İbrahim’i gördü ki Beyti Mamur’un kapısında bir kürsi üzerine oturmuştu. Beyti Mamur’a her gün 70 bin melek girer her girene de kıyamete kadar geri dönmek sırası gelmezdi.

 

DÖRDÜNCÜ SAFHA: Hz. Cebrâil in kanatları üzerine 7. Kat semadan Sidre-i Müntahâya kadar olan safhadır. Efendimiz Buyuruyor ki “Sonra Cebrâil tarafından o kadar yükseltildim ki kazâ ve kaderi yazan kalemlerin gıcırtırtılarını işitmeye başladım. Bundan sonra karşıma Sidre-i Müntehâ sahâsı çıktı….”

Cebrâil (A.S) “İşte burası Sidre-i Müntehâdır. Benim seyahat sahâmın bittiği yerdir artık ben buradan öteye gidemem. Bir adım ileri geçecek olursam yanarım. Benim bünyem buradan öteye  tahammül edemez” deyip orada kaldı.

 

BEŞİNCİ SAFHA: Bundan sonra Efendimiz  (S.A.V) Cebrâil (A.S) a “Peki ne olacak bundan öteye ben ne ile  gideceğim ?” diyordu ki,ufkun açıldğını, önüne bir Refref  (manevi bir asansör) konulup buyur edildiğini gördü.

Bundan öteye “Gâbe gavseyn” makamına yolculuk Refref adı verilen bu manevi câzibe ile olmuştur. Sure-i Necm de Mevlâmız.

MEALİ: O kadar  yakınlıştı ki iki yay arası kadar; hatta daha da yakın oldu.

Bunun üzerine Allah, kuluna ne vahyetti ise etti.            Sûre-i Necm Âyet 9-10

Efendimiz,(S.A.V.) Huzuru İlâhide Tecelli-yi külîye mazhar oldu. Cenâbı Hak ile akıllarımızla anlayıp anlatamayacağımız bir keyfiyetle konuşmuşlardır.

Efendimiz Allah’ın huzuruna ilk kabulünde

Tahiyyât, Salavât ve Tayyibât Allah içindir. (Mâlen, bedenen ve lisânen yapılan bütün ibadetler Allah’a mahsustur.) Dedi.Cenâbı hak şöyle mukabelede bulundu.

Selâmet, Ebedi Saâdet,  Rahmet ve berekât-ı ilahi senin üzerine olsun. Ey Nebiyi Zîşanım!

Efendimiz.(S.A.V.):

Yarabbi ! Selâmet ve rahmeti İlâhi (sadece benim değil) bizim ve Salih kullarının üzerine olsun. Buyurdu.

Bu dua Mevlâ’nın çok hoşuna gitti. Çünkü nefsini düşünmeyip Ümmetini de düşündü. Bunun üzerine Mevlâmız “Habibim benden ne istersen iste!”  buyurdu. Rasulü Zîşan “Kulluğuna kabulumü isterim Yarabbi !” dedi. (Demek oluyor ki Allah’a kul olmak için yaratılan insanın ulaşabileceği en büyük makam “Kulluk” makamıdır.)

Rabbimiz de bunu kabul buyurdu. Bu manzaranın ulviyeti karşısında Cebrâil (A.S) ve bütün melekler Rabbimizin emriyle (bir anda düğmeye basmış gibi)

Şehâdet ederim ki, Allah tan başka hiçbir İlah yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki Muhammed (A.S ) onun kulu ve Rasulüdür dediler.

(Ruhul Beyan C.5 Sh.121)

Hulâsâ; Mi’raçta Efendimiz (S.A.V.)e her an bir âlem gezdirilmiş, gösterilmiş , sevdirilmiş, çok memnun olup hayretler içinde kalarak nimetlerin ziyadeleşmesini istemiştir. Efendimizin(S.A.V.) in Mi’raçta ulaştığı en büyük nimet ise Cenabı Hakkı bizzat görmesidir ki, Âhirette de Mü’minlerin kavuşacağı en büyük nimet Cennette, Cemâli İlahi-yi görmek olacaktır. Merhum Süleyman Çelebinin dediği gibi :

“Aşikâre gördü Rabbül izzeti – Âhirette öyle görür ümmeti”

 

Mi’raç, insan aklının kavrayamayacağı lâhuti bir hadisesidir. Metafiziktir. Tek kelime ile bir Mûcizedir. İnsan akıl kantarı ile onu tartamaz. Ancak inanmak kâfidir. “Çünkü aklın da bir maverası vardır. O da îmandır.” (Abimiz )

Günümüzde gelişen Fen ve Teknoloji de mi’raç hadisesini anlamayı kolaylaştırmıştır.

MİRAÇ HEDİYELERİ:

Nasıl ki insanlar bir seyâhatten hediyesiz dönmezlerse, Efendimiz (S.A.V.)de bu en büyük seyâhatten eli boş dönmemiş, Ümmeti için büyük hediyeler getirmiştir. Bunlar sırasıyla ;

 

1-Ümmetinden Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmayanların Cennete gireceği müjdesi

 

2-Bakara suresinin son iki ayeti (Emenerrasulü) 

 

3-Beş vakit namaz.

1-Şirk, küfre en yakın günah hatta küfürdür. Şirkin çeşitleri o kadar çoktur ki, her çeşidinden gizlisinden ve aşikârından son derece sakınılmalı ve Mevlâya sığınmalıyız.

2- Bakara suresinin son iki ayeti.(Emenrrasulü), Cenâbı Hak tarafından Mi’raçta Cebrâil (A.S) vâsıta olmaksızın Efendimiz (S.A.V.) e ihsân olunmuştur. Ümmeti Muhammet için çok büyük bir hediyedir. Her zaman okuduğumuz ve dinlediğimiz bu âyetlerin mânâlarından tamâmen gâfil olmamak için burada meâlini kısaca arz etmek istiyoruz.

Rasül (A.S) ve Mü’minler, Rabbinden kendisine ne inzal olundu ise, (vahy olundu ise ) hepsine  îman ettiler.

Onlardan her biri Allah’a, Meleklerine,Kitaplarına, Peygamberlerine; hiç  birini ayırmaksızın bütün Peygamberlere diye  îman ettiler.(Aleyhimüsselâm)

“Ve Bu  îman ile şöyle dediler: Dinledik ve itaat ettik; Haktan gelene kulak verdik. Anladık. Kerhen değil seve seve tuttuk.. Gufranını(mağfiretini) niyaz ederiz. Rabbimiz.  Varılacak mercî de ancak sensin. Senden geldiğimiz gibi ancak sana döneceğiz.” (Böyle söyleyen Mü’minler Cenâbı Hak’tan şöyle bir iltifata   nâil olurlar.)

Allah hiçbir kimseye güç ve takâtının üstünde yük yüklemez hatta takâtını zorlamaz.

Herkesin istediği yaptığı iyilik kendi lehinedir. Yaptığı kötülük de kendi aleyhinedir.

(O halde ümidinizi kesmeyiniz ve şöyle dua ediniz.)

Ya Rabbi ! Eğer unutursak veya hatâ edersek bizi muâhaza etme!(cezalandırma)

Yarabbi ! Bizden önceki ümmetlere yüklettiğin gibi ağır yük bizlere yükleme! (Yahûdi ve Hıristiyanlar,diğer geçmiş ümmetler ağır mükellefiyetler ve imtihanlara tabi tutulmuşlardır. Meselâ: günde elli vakit namaz farzdı ve mutlakâ mescitte kılınması icab etmekte idi. Malın dörtte biri zekat olarak verilmekte idi. Pek çok husususta idam cezası verilir, bir isyan üzere cezası hemen tatbik edilirdi. Daha dünyada iken isyanlarının günahlarının karşılığı olarak suretleri Hınzır ve Maymuna  çevrilen ümmetler oldu. Bize verilen nice ruhsatlar ve kolaylıklar onlara verilmemişti. Abdest alırken mestler üzerine mesih ve su bulunamadığı zaman Teyemmüm yapamazlardı. Buna müsaade yoktu. Seferde Oruç mecburiyeti vardı. Elbiselerinin necis olan yerleri yıkamakla temizlenmez, orayı kesmeleri icap ederdi.) Efendimiz(S.A.V.) hürmetine bu zorluklar Ümmeti Muhammet   den kaldırılmıştır.

                                                                                 (Elmalı C.2 sh.1002)

Yarabbi ! bize güç yetiremeyeceğimiz şeyleri yükleme!

Bizi affet günahlarımızı ört.

Bizi mağfiret et günahlardan tamamen temizle ve Rahmetinle bize ihsanda bulun  günahlarımızı sevaba tebdil ediver.

Sen bizim Mevlâmız, sahibimiz, melikimiz ve velimizsin.

Öyleyse  kâfirler gürûhuna karşı maddeten ve mânen bize yardım et! Bizleri muzaffer kıl Ya Rabbi.!                                     (Elmalı cilt 2 sayfa 1002)

Efendimiz(S.A.V.) her biri dua olan bu âyetlerle dua ettiği zaman Taraf-ı İlâhiden “Peki yaptım”buyurulduğu Müslim ve Tirmizide rivayet edilmiştir.

Kütüb-i Sittede İbn-i Mesut (R.A.) tan rivâyet edilen bir Hadis-i şerifte, buyurulmuştur ki; “Her kim geceleyin Sûre-i Bakaradan son iki âyeti (yani Emenerrasulü yü) okursa. Onun (her şeyine) kâfidir.”

Hz. Ebu Zer (R.A) in rivâyet ettiği diğer bir Hadis-i şerifte “Allah-ü Teâla Sure i Bakara-yı öyle iki ayetle sona erdirdi ki, (Emenerrasulü kasdediliyor) bunları bana Arşu Âlâ-nın altındaki bir hazineden verdi. Bunları öğreniniz; hanımlarınıza, çocuklarınıza iyice öğretiniz; çünkü bu âyetler hem Kur’andır. Hem salattır, hem duadır.” buyrulmuştur. Hz. Ömer (R.A.) ve Hz. Ali (K.V.)Efendilerimizde “Akıllı insan mutlaka her gece Emenrrasulü yü okumadan uyumaz. Çünkü böyle bir nimetten mahrum kalmak akıl kârı değildir. Buyurmuşlardır

(Elmalı Cilt 5 Sh. 1008)

Hz. Üstazımız da “yatsıdan sonra veya yatmadan önce Emenerrasulü yü okumak gafillerin Tehecüt namazı yerine geçer.”Buyurmuşlardır.

( Hasan ARIKAN’dan)   

Bu Âyetler dua olduğu için sonunda “Âmin” demek icap eder. Ebu Meysere(R.A)dan rivâyet edildiğine  göre “Cibrâil (A.S.) Rasulullah(S.A.V.) e (Emenerrasulunün) sonunda “Âmin” demeyi telkin etti.

(Elmalı C.5 Sh. 1008)

Hazreti Üstazımız (K.S.)“Rabbena lâ tüâhizna’  dan itibaren her duanın sonunda içinden, sessizce  “Âmin” derdi.                         (Hasan ARIKAN’dan)

3- NAMAZ: Mi’racın üçüncü ve en önemli hediyesi ise namazdır. Önce elli rekat olarak verildiği halde Musa (A.S) ın ikâzı, Efendimiz (S.A.V.)in mürâcâtı  neticesinde beş vakte indirilmiş, ancak elli vaktin sevâbı bu beş vakitte verilmiştir.

Namaz içinde hertürlü ibâdet şekli toplanmıştır. Tesbih,Tehlil, Tekbir, Hamd, Senâ,Tehıyyât, Rukü,Secde,Ka’de, Kıyam bunlardan bazılarıdır. Meleklerin  ayrı ayrı yaptığı bu ibâdetlerin tamamı namazda dürülmüş ve Ümmeti Muhammede mi’raç hediyesi olarak verilmiştir.

Namaz, insanı nefsâni heveslerden uzaklaştırdığı, lâhuti âlemlere yükselttiği, ve Huzuru İlahiyye durup Allah’a arz-ı ubudiyyet olduğu için Mi’raç sırrına erme vesilesidir.

Tam bir huzuru kalp ile tekbir alan kişi âdetâ dünyadan sıyrılmış olur. Kıyam,rukü ve secdeleri de huzuru kalp ile eda eder. En sonunda tahiyyâtta Efendimiz (S.A.V.)in Cenâbı Hak ile buluşmasını  hatırlar. Bilhâssa “Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve bereketühü”derken Efendimiz(S.A.V.) e selâm verdiğini düşünür.(Bu hâl namazın kabulüne sebeptir. Ve 7 bin perde kalkar.)

Ve bu huşû içinde namazını tamamlarsa bundan nasibi elbette çok büyük olacaktır. Bu şekilde kılınan bir  namaz mânevi bir ikram ve ziyafettir. “Mü’minin Mi’racıdır.” Bu Mi’raçRuhi  bir yükseliştir. Namazda Mi’raç sırrına tam ermek ise ancak Hakikatı Salât mertebesine erenlerin nasibidir. Bu (Tasavvufta en yüksek makamlardandır.) Diğer müminler de, kıldığı namazdaki dikkati, kalb-i huzur ve huşu-u nisbetinde bundan nasiptar olurlar.

Muhterem Ağabeyimiz “Namaz     Rûhun mi’racıdır, rabıta-i şerife ise kalbin mi’racıdır.” Buyurmaktadır. Rabıta-ı şerifede de,Kalp Üstazlar vasıtasıyla  Âlemi Emirdeki aslıyla irtibat kurmak suretiyle feyiz almaya başlar. Buda onun mi’racıdır ki ancak bunun neticesinde, İsm-i Zat-ı zikretmeye layık olur.

BU GECENİN İHYÂSI :

Büyük mânevi tecellilerin vukû bulduğu Ümmeti Muhammede büyük  hediyelerin verildiği, yüklerinin hafifletildiği böyle bir geceyi elbette gafletle geçiremeyiz.

İnsanlar nice mühim hadiselerin sene-i devriyelerini kutladıkları gibi, Allah Rasulünün (S.A.V.) bu Bayramı da her sene mânevi merasimlerle ruhâniler ve melekler tarafından yeniden ihyâ edilmekte, Cenabı Hakkın rahmeti, mağfireti coşup taşmaktadır.

Bu gece Cenabı Hakka bol ibâdet ve ilticada bulunmalı, en büyük istiğfar olan Tesbih namazını ihmal etmemeli, gündüzünde de mutlaka oruçlu olunmalı. Çünkü kandil gecelerinin feyz ve bereketi gündüzünde de devam eder.

Bu gece yatsı namazından sonra 12 rekat hâcet namazı kılınır. Her rek’at ta Fâtihadan sonra 10 ihlâs-ı şerif okunur. Namaza şöyle niyet edilir. “Ya Rabbi, Rıza-i şerifin için niyet eyledim namaza, bu gece 7 kat gökleri ve bütün esrarını göstererek muhabbetin ile müşerref kıldığın Habibin, Rasulü Zîşan Efendimiz hürmetine, ben âciz kulunu affı İlâhîne, feyzi ilâhîne ve rıza-ı ilahîne mazhar eyle.” Namazdan sonra 4 Fâtihayı şerife, 100 Subhanallahi velhamdülillehi…..ilh,100 istiğfâr, 100 salavâtı şerife okunup dua yapılır.

Bu namazda İhlâsı şerifler 100 adet okunursa veya namaz 100 rekat olarak kılınırsa; bunu yerine getiren mü’min huzuru ilâhiye namaz borçlusu olarak çıkmaz. (Ayrıca o kişiye bin yıllık ibadet sevabı verileceği, yirmi  yıllık günahı afv olacağı, yaptığı hayır duasının kabul olacağı müjdelenmiştir)

(Tefcirüt-tesnim Sh.201)

Ertesi gün öğle ile ikindi arasında dört rekatlık (Teşekkür) namazı kılınır. Her rekatta Fâtihadan sonra 5 Âyetel kürsi, 5 Kulyâ eyyühel kâfirun, 5 İhlâs-ı şerif, 5 Felak,5 Nas sureleri okunur. Sonra dua yapılır.

Ayrıca bu gece eğer kılınmadıysa son on  gece ye ait 10 rekatlık namazda kılınabilir. ŞİMDİDEN KANDİLLERİNİZ MUBAREK OLSUN



HİCRİ YILBAŞI VE MUHARREMİ ŞERİF

HİCRİ YILBAŞI VE MUHARREMİ ŞERİF

 

                                                               

 

Göklerin ve yerin yarattığı günden beri, muhakkak Allah’ın Kitabında, Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram (hürmetli) aylardır.

(Tevbe Suresi Ayet 36)

Muhterem kardeşlerimiz!

          Mevlamıza sonsuz hamd-ü senalar olsun, sıhhat ve afiyet ve en mühimi hidayet üzere Hicri 1420 yılını geride bıraktık. Şimdi önümüzde yeni bir Hicri yıl var. Yarın Hicri 1421 senesine girmiş olacağız. Bu bakımdan bütün Müslümanlar; bilhassa ehli ibadet, ehli zikir olan kardeşlerimiz; Hicri takvimin ne olduğunu bilmeli; bu hususta gafil olmamalıdır. Çünkü dini hayatımızda ve ibadetlerimizde bu takvimin ehemmiyeti çok büyüktür.

         

İnsanlar, tarih içersinde bazı mühim hadiseleri takvim başlangıcı olarak kabul ede gelmişlerdir. Bu gün Hıristiyan batıya uyarak kullandığımız miladi tarih de güya Hz. İsa (A.S) nın doğum tarihini başlangıç kabul etmiştir. (Miladi doğum demektir.) ancak Hz. İsa (A.S) nın miladi olarak kabul edilen tarih de büyük bir ihtimalle yanlıştır.(bu hususta çok çeşitli rivayetler vardır.)

Efendimiz (S.A.V) in dünyayı şereflendirdiği senelerde ise Mekkelilerin hafızasında yer etmiş olan fil hadisesi (Ebrehe Kabe ye saldırdığında, bir mucize olarak Ebabil kuşları tarafından biçilmiş ekin tarlası gibi helak edilmesi) konuşulmakta ve hadiseler bundan önce ve sonra olarak değerlendirilmekte ve bir nevi tarih başlangıcı olmakta idi. Efendimiz (S.ŞA.V) fil yılında (53.gün) dünyayı şereflendirmiş, onun kırkıncı yılında Peygamberlik gelmişti.

Peygamberimiz (S.A.V) in Medine i Münevvereye hicretinden sonra İslamiyet çok büyük gelişme göstermiş; bu nurlu şehirden yayılan İslam nuru bütün cihanı aydınlatmıştı. Bu bakımdan Hicret hadisesi İslam tarihinde dönüm noktası olmuştu. Efendimiz (S.A.V) in irtihalinden sonraki dönemlerde Müslümanlar kendilerine yeni bir takvim başlangıcı aradılar.

Hz. Ömer (R.A) zamanında toplanan İslam Şurası, İslam tarihindeki büyük ehemmiyetine binaen, Hz. Ali (K.V) nin teklifini kabul ederek hicret yılını başlangıç olarak kabul etti. Ay olarak da ilk İslam muhacirlerinin ve Peygamber Efendimiz (S.A.V) in de hicret ettiği ve kameri aylar içerisinde çok hususi bir yere sahip olan, Muharrem ayı kabul edildi.

(Muhtasar İslam Tarihi Sh. 138)

sene olarak ise Kameri (yani ay yılı) dediğimiz 354 gün esasına dayanan her sene 11 gün önce helen yıl esası benimsendi. İbadet ve taatımızda da bu kameri yıl ve bununla ilgili aylar esastır. Kur’anı Kerimde ve Hadisi Şeriflerde hep bu aylardan bahsedilmektedir.

Bunun da bir çok hikmeti vardır. Her sen 11 gün önce geldiği için Hac, Oruç, Kurban vb. ibadetlerimiz zaman içerisinde her aya yayılmış, her mevsimde bu ibadetleri yapmanın zevki yaşanmış oluyor. Tıpkı devamlı dönen dünyada her yerde ayrı vaktin yaşanması ve her an dünya üzerinde Ezan-ı Muhammedinin devamlı okunması, 5 vakit namazın kılınıp Allah’a secde edilmesi gibi.

Bu bakımdan dünyevi işlerimizde miladi takvime nasıl dikkat ediyorsak; manevi hayatımızda da Cenabı Hakkın bizlere emrettiği şekilde kameri aylara dikkat etmeli, onları ve o aylar içinde yapılacak farz vacip sünnet ve nafile ibadetleri (takvimlerden ve dua mecmualarından) takip edip durmalıyız.

Dikkat edilecek olursa sohbetimize mevzu olarak okuduğumuz Ayeti Kerimeden de anlaşıldığı üzere, yerleri ve gökleri yaratan Halik ı zülcelal, zamanı ve zaman mefhumunu da yaratmıştır. Hem mahlukatın kendi işlerini kolaylaştırmak, hem de zatına kulluk için bütün bu zamanları; günleri, haftaları, ayları, ay yılını, güneş yılını yaratıp bizlere de öğretmiştir.

Ayeti Kerimede işaret edilen aylar şunlardır.

1-Muharrem-i Şerif   2- Safer ul Hayr   3- Rebiül evvel   4- Rebiül Ahir            5- Cemaziyel evvel              6-Cemaziyel Ahir     7- Receb-i Şerif      8- Şaban-ı Şerif  9- Ramazan-ı Şerif  10- Şevval  11- Zilkade  12- Zilhicce.

Bunlarda Ayeti Kerimede hürmetli olduğu ifade edilen dört ay 1-Muharrem-i Şerif

2- Receb-i Şerif  3- Zilkade   4- Zilhicce aylarıdır. bu dört ay geçmiş ümmetlere de hürmetli iken, cenabı hakk ümmeti Muhammed ayrı bir ikramda bulunmuş ve içerisinde 1000 aydan hayırlı olan Şaban-ı Şerifi ikram etmiştir.

Burada Hz. Üstazımız (K.S) n mühim bir tavsiyesini hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz. Yeni ay görüldüğünde okunacak dua:

“Birinci veya ikinci günleri aya bakarak şu duayı okumak sünneti şeriftir.”

 

 

Manası: Hayır ve hidayet ayı (Hilali) olasın. (Ey hilal) Seni yaratan Allah’a iman ettim. Ve alemlerin rabbi olan Allah’a hamd olsun.

“Bu duadan evvel şunlar okunur. Bir kere tekbir alınır. Ve sonra bu dua üç veya daha fazla okunur. Bu duayı okuyan kimsenin çocuğunun çoluğunun dinini diyanetini Cenabı Hakk kendisi muhafaza eder. Ve maddi, manevi faydası vardır. Ve sünneti seniyyedir. Dünya, ahiret sıkıntı görmez; yeni ay gözetlemek sünneti şerifedir. Ancak Ramazan ve zilhicce aylarında farzdır. Bayramları tesbit edebilmek için.”

(Merhum Ali AKILLIBAŞ)

Ve daha da mühimi hilal görülünce (veya o gece) evvelinde ve sonunda Fatiha-ı Şerife ile beraber Sure-i Mülk okunmalıdır. Bu sure 30 Ayettir. Her Ayeti ayın bir gününe tekabül eder. Bu okunduğu zaman o kişiyi Cenabı Hak o ay içersinde her türlü kazadan, beladan muhafaza eder, hatta çoluğunu çocuğunu bile süfliyatın ve cinlerin tasallutundan muhafaza eder.                                                                                     (Sure-i Mülk Tefsiri)

Kıymetli Kardeşlerimiz!

İşte senenin son ayı olan zilhicce ayını tamamlamış; bu ayda ifa edilen Hacc Kurban vb. ibadetleri yerine getirmiş ve yeni bir hicri seneye hazırlanmış olduk. Zilhicce, senenin son ayı olması hasebiyle, bir senelik muhasebe ve muhakememizi, Cenabı Hakka kullukta ki yerimizi ve vaziyetimiz, yapabildiklerimizi, yapamadıklarımızı gözden geçirmemiz gereken bir aydır.

Cenabı Hakk geçen seneyi bizden razı olarak ayırsın, sadır olan isyanımızı hasenata tebdil eylesin. Amin

İdrak ettiğimiz Muharrem i şerif ede yeni bir kameri yılın, ibadet yılının başlaması münasebetiyle bu tefekkürün, nefis muhasebesinin, günahlarımızdan noksanlarımızdan tevbenin, kavuştuğumuz nimete şükürün, gelecek bir senede ve hatta son nefesimiz dahil, son nefesimize kadar ulaşmak istediğimiz nimetler için mevlaya dua niyaz ve tazarrunun zirveye çıkmaz-sı gerektiği zamandır. Rabbimiz Teala Ayeti Kerimesinde şöyle buyurmaktadır.

MEALİ: Ey iman edenler! Allah tan korkun ve herkes, yarına ne hazıladığına baksın. Allah tan korkun, çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Allah’ı unutan ve bu yüzden Allahın da onlara kendileini unutturduğu kimseler gibi olmayın.

Bir başka Ayeti Kerimede ise;

MEALİ: İnsanların hesap (verecekleri gün) çok yaklaştı, ama onlar hala gaflet içersinde hakikatlardan yüz çebirmektedirler.                                 (Sure i Enbiya Ayet 1)

Bu mevzu ile alakalı olarak Efendimiz (S.A.V) ise;

“Hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekiniz.” Buyurarak bizleri ikaz etmektedir. Çünkü bütün nimetlerden hesaba çekileceğimiz gün zannettiğimizden çok yakındır; ansızın gelebilir. Ama gaflet içinde olan insanoğlu “Dünya peşin Ahiret veresiyedir.” Zannedip ebedihayatını maalesef ihmal etmektedir. Halbuki Allah dostlarının durumu çok farklıdır. İmam-ı Rabbani Hz.leri Mektubatı Şerifinde şöyle buyurur:

“Bu gibi Ayeti Kerime ve Hadisi Şeriflerden son derece haşyete kapılan Allah dostları, her gün yatmadann önce amel defterleini gözden geçirirler. Büün amellerini, sözlerini, hareket ve sekenatını, hatta niyetleirini ve kalblerinde arız olan havatır (yani düşüncelerini) bile muhasebe ederlerdi. Onun içn bumuhasebeye tam muvaffak olamayanlar hiç olmazsa sevgili Peygamberimiz (S.A.V) in haber verdiği üzere, namazlardan sonraki 33 tesbihi (Subhanellah), 33 tahmidi (Elhamdlillah), 34 tekbiri (Allahu ekber) okumalı ve hatta yatmadan önce bunu tekrar etmelidir. Bu hükmen muhasebe yerine geçmektedir. Bu tesbihler ihmal edilmemelidri Sünneti Şeriftir.

       (Mektubat-ı Şerif C. 1 M. 309 Sh. 371)

          Nitekim Sevgili Peygamberimiz (S.A.V), Hz. Ali (K.V) ile Fatıma Validemize hitaben şöyle buyurmuştur.

“Yatacağınız zaman Allah’u  Zülcelali yüz defa tesbih edin (Subhanellah deyin) ve tekbir okuyun (Allahu Ekber deyin) (yani 33 er defa okumak tavsiye edilmektedir.)                                                                  (Müslim Mektubat C.1 Sh.371)

başka gir Hadisi Şerifte ize şöyle buyrulmaktadır.

“Kim ki tesbih veya tekbir veya tehlil veya tahmit üzere uyursa kıyamet günü öyle diriltilir. Kim de gaflet üzere uyursa kıyamet günü öyle diriltilir. O halde kendinizi uyuku esnasında zikirle ziynetleyiniz”

 (Ramuz-ül Ehadis S. 445 Hadis-i Şerif No 5557)

 

 

BU AYIN FAZİLETİ

Muharrem ayı; içinde zuhura gelen ulbi hadiseler, vuku bulan ilahi tecelliler ve islami bir tarih başlangıcı kabul edilmesi bakımından müslümanlar arasında büyuük bir ehemmiyet taşır.

Hürmet edilmesi icap eden bir ay olduğu Ayeti Kerimede sabit olan bu mübarek ayın, ilk on gecesi de (Zilhiccenin ilk on gedesinde olduğu gibi) “Leyali’i Aşara”  yani on mübarek geceleri ihya etmek ve gündüzlerinde oruç tutmakla alakaı bir çok Hadisi Şerif vardır. Bu cümleden olarak Ebu Hüreyre (R.A) n rivayet ettiği bir Hadisi Şerifte Peygamberimiz (S.A.V) şöyle buyurmaktadır.

“Ramazan-ı Şerif orucundan sonra oruçloarın en faziletlisi’ Allah’n ayı olan muharrem ayında tutulan oruçtur. Farz namazlardann sonra kılınan en faziletli namaz da gece namazıdır.”                                               (Müslim Terğıp C. 2 Sh. 462)

Hz. Ali (K.V) de şöyle rivayet etmektedir.

“Ben Rasulullah (S.A.V) in yanında otururken bir adam ona;

-Ya Rasulullah! Ramazan ayından sonra hangi ayda oruç tutmamı bana emredersin?  Deyince Rasulullah (S.A.V);

-Ramazan ayından sonra oruç tutacaksan, Muharrem ayında tut! Çünkü o Allahın ayıdır. O ayda bir gün vardır ki, Allah bir kavmin tevbesini o günde kabul etti ve diğer bir kavmin tevbesini de o günde kabul edecektir. Buyurdu.

       (Terğıp C.2 Sh. 463)

Bu hadisi Şerifteki haber ve müjdeye dikkat etmeliyiz. Cenabı Hakk bir kavmin tevbesini kabul edecekse bizlerde topluluk olarak, cemaat olarak hizmetleimizin geleceği ile alakalı hacetlerimiz topluca arz edelim. Bizlere böyle mübarek günler veren mevlamız, umulur ki bu günlerdeki esrarının hürmetine bizlere afv ve mağfiret ile muamelede bulunsun, Ümmeti Muhammedin hidayetini ziyadeleştirip hizmelerimiz kıyamet sabahna kadar daim, baki ve ali kılsın. (AMİN) Bu hususta duayı çoğaltmalıyız.

Bu Ayın ilk on günü oruç tutan kimsenin Cenabı Hakk o sene ömrünü bereketlendirir, uzatır. Hz. Üstazımız (K.S) irtihal buyuracakları sen Ali dayımıza “Ali dayı’ bu sene muharremi tutamadık.” Buyurarak vefatının yaklaştığını haber vermişti.

                                                                                                              (Ali Erol   Hatıratım)

MUHARREM-İ ŞERİF AYINDA YAPILACAK İBADETLER

Bu mübarek ayın birinci gecesi, akşam ile yatsı arasında (yani Zilhicce’nin son gününün, Muharrem’in birinci gününe bağlayan gece) Allah rızası için 2 rekat namaz kılınır.

Namaza şu niyetle başlanır:

“Ya Rabbi, bizi yetiştirmiş olduğun bu seneyi, hakkımızda mübarek kılman; afvı ilahine, feyzi ilahine mazhar kılman, düyevi ve uhrevi saadetlere nail eylemen için; Allahü Ekber.”

Her iki rek’atte:

7 Fatiha-i Şerif

7 Ayetül Kürsi

7 İhlas-ı Şerif okunur.

Namazdan sonra;

11 defa;

La ilahe illallahü vahdehu la şerike leh. Legül mülkü ve lehül hamdü yuhyi ve  yümit. Ve hüve hayyün la yemütü biyedihil hayr. Ve hüve ala killi Şey’in kadir.

11 İstiğfarı Şerif

11 salevatı Şerife, okunup dua yapılır. Duada, geçmiş senin günahlarının afvı ve yeni seneye günahsız gürmek için iltica edilir.

Muharrem’in birinci gecesi ayrıca şu şekilde niyet ederek bir tesbih namazı kılınır.

“Ya Rabbi, bu senede beni mağfireti ilahine, rızai ilahine ve hidayeti ilahine mazhar eyle. Yeni açılan amel amel defterimi rezai ilahine muvafık amel ile doldurmayı bana nasip eyle. Beni gadabı ilahine duçar olacak amellerden muhafaza buyur.”

Tesbih namazında şunlar okunur;

  1. Rek’atte: 1 Fatiha, 1Ayetül Kürsi
  2. Rek’atte: 1 Fatiha, 1 Amenerresulü….(Surei Ali İmran n ilk Ayeti de ilave edilerek)
  3. Rek’atte: 1 Fatiha, 1Hüvallahüllezi…
  4. Rek’atte: 1 Fatiha, 1 İhlası Şerif

Namazdan sonra istiğfar edilir, salevatı şerife getirilir ve arkasından dua edilir.

Muharremin birinci gününde her birinde besmel çekerek, bir defada 1000 ihlası şerif okuyanları Cenabı Hak lutfuyla, keremiyle huzuruna bu alemden kul borcuyla götürmeyecektir.

Bu ay içinde; Perşembe, Cuma, Cumartesi, günleri peşpeşe oruç tutulursa 900 senelik nafile sevabı verilir.

Muharrem ayının biri ile onu arasında bir defa olmak üzere, 2 rek’atte bir selam vererek 6 rek’at namaz kılınır.

Bu namaz akşamla yatsı arasında kılınır. Bu vakitte kılınamadığı takdirde yatsıdan sonra da kılınabilir.

Namaza şöyle niyet edilir:

“niyet eyledim ya Rabbi senin rızaı şerifin için namaza. Har hangi bir komşumun ve din kardeşimin veya her hangi bir kimsenin bana hakkı geçmiş ise bu hakkın ödenmesi için, Allahü Ekber…”

 

  1. Rekatta: 1 Fatiha, 1 ayetel kürsi, 11 İhlası şerif.
  2. Rekatta: 1 Fatiha, 10 İhlası Şerif.
  3. Rekatta: 1 Fatiha, 1 Elhakümüttekesür, 11 İhlası Şerif.
  4. Rek’atta: 1 Fatiha, 10 İhlası Şerif.
  5. Rek’atta: 1 Fatiha, 3 kul ya eyyühel kafirun, 11 İhlası Şerif.
  6. Rek’atta: 1 Fatiha, 10 İhlası Şerif okunur.

Namazdan sonra dua edilir.

Muharrem ayının birinden onuna kadar on gün oruç tutmak ve onuncu gün aşure pişirmek faziletli ibadetlerdendir. Bunu yerine getirenlerin Hz. hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimizle cennete girecekleri ümit edilir.

Bu on günlük orucu tutamayanlar, mümkünse 8,9 ve 10. Günleri oruç tutmalıdır.

Rasulullah Efendimiz (S.A.V) 9’uncu günü seferde bulunuyorlardı. O bakımdan yalnız onuncu günü oruç tutmuşlar ve  “sağ olursak gelecek sene 9’uncu günü de tutarız”  buyurmuşlardır.

Muharremin 9’uncu ve 10’uncu geceleri birer tesbih namazı kılmalıdır. Yine 9’uncu ve 10’uncu geceleri teheccüd vaktiinde rızaı ilahi için 4 Rekat namaz kılınır. Her rekatta 50 şer İhlası şerif okunmalıdır.

Teheccüd vakti: Öyle vakti gündüzün hangi saatinde giriyorsa, gecenin o saatinde de teheccüd vakti girmiş olur.

Bu günlerde hatmi enbiyaya devam etmeli. Bilhassa 9’uncu günü akşamı yani onuncu gecesi muhakkak Hatmi Enbiya yapmalıdır.

                                                  (fazilet neşriyat dua ve ibadetler Sh. 5,6,7,8,9,10)

YA RABBİ, BİZİ YETİŞTİRMİŞ OLDUĞUN BU SENEYİ, HAKKIMIZDA MÜBAREK KIL. AFVI İLAHİNE, FEYZİ İLAHİNE MAZHAR KIL. BİZLERİ VE BÜTÜN KARDEŞLERİMİZ DÜNYEVİ VE UHREVİ SAADETLERE NAİL EYLE. AMİN

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Connecting to %s